abdullah's profileabdullah ayanPhotosBlogLists Tools Help

Feed

The owner hasn't specified a feed for this module yet.

abdullah ayan

yazılarım

Yerel seçim masalları (2)

Yerel seçim masalları (2)

Yıllardır değişen bir şey yok..

Her seçimden önce arayan, hatırlayan, kimi gerçek, kimi hayal dostlarımız olur.

Kapımızı çalar, önemsediklerini ifade ettikleri görüşlerimizi merak içinde dinler, giderler…

Aşina, yabancı, istisnasız hepsine dilimizin döndüğü, aklımızın erdiğince, gördüklerimizi, olası beklentileri anlatırız…

Anlatırız da, bir işe yarar mı?

O biraz zor…

Gelenlerin çoğu bize hak verdiğini söyler ama yine bildiklerini okurlar.

Özellikle yerel seçim dönemlerinde ziyaretçi trafiğimiz artar.

Bu kez de öyle oldu.

Seçimlere daha bir yıl kala, kafasından -küçük/büyük fark etmiyor- belediye başkanlığı geçiren pek çok insanla bir araya geldik.

MHP ve CHP’ de adaylar çok önceden üç aşağı beş yukarı belli olduğu için orada adaylık düşünenler açısından fazla hareket alanı yoktu.

Ama AK Parti’ de durum çok farklıydı.

Büyükşehir’e soyunanlar, ilçe Belediyeleriyle yetinme alçakgönüllülüğü! sergileyenler…

Daha da önemlisi, Büyükşehir başta olmak üzere merkezde yer alan ilçeleri alma derdine düşmüş pek çok etkili/yetkili uzman! la görüşlerimizi paylaştık…

Herkese öncelikle kavramakta zorlandığını bilmemize rağmen o “en güç suali” yönelttik.

“Siz yaşadığınız kentin yerel yönetimlerine kazanacak adaylar arıyorsunuz da, öncelikle bir sorun bakalım “genel merkezinizin böyle bir hedefi, derdi var mı?”

Sorunun muhatapları önce şöyle bir sendeliyorlardı…

Şaşkınlıkları karşısında konuyu açmaya çalışıyorduk.

“Bak sevgili kardeşim, ben AK Parti’ nin lideri, stratejisti, oyun kurucularından biri olsam” diye söze başlıyor, samimiyetine inandığımız insanların bizimle birlikte empati yapmaları için neredeyse dua ediyorduk…

“Allah uzun ömür versin, Deniz Baykal CHP’ nin başında kaldığı sürece AK Parti iktidardan gider mi?”

Tümü aynı cevabı haykırıyordu:

- “Hayır”

“Peki, ömür boyu CHP’ nin başında kalsa, muhalefete razı bir rakibinizi daha beter zorlamanın ve partinin başından uzaklaştıracak nakavt anlamına gelen yumruklarla kalkamayacak biçimde yere yıkmanın anlamı var mı?

Aynı koro yine bağırıyordu:

- “Hayır”

“Peki, İzmir ve Mersin’ i kaybeden bir Baykal’ ı bırakın muhaliflerini, yakın çevresi bile o koltukta oturtur mu?”

Nereye doğru gittiğini kestirmeye çalıştıkları mevzuda, sona ulaşmanın acelesiyle bir kez daha yineliyorlardı:

-“Hayır”

Neredeyse beş yıldır kendime sakladığım bir takım gelişmeler nedeniyle ulaştığım o acı gerçeği özetleyecek analizi, seçim sürecine girdiğimiz son bir yıldır her sorana, merak edene dilimin döndüğünce özetlemeye çalıştım:

Soruların tümüne hayır dediğinize göre şöyle düşünün…

O zaman AK Parti, kendisini daha uzun yıllar iktidarda tutacak Baykal’ ın ölüm fermanı anlamına gelecek İzmir ve Mersin’i kazanmak istediğini söyler ama, gerçek bana göre farklıdır.

Erdoğan kızar gibi görünse de, miting meydanlarında yerden yere de vursa, aslında çok hoşnuttur, hayatını muhalefete adamış Baykal’ a…

O nedenle, “uyuyan yediler” efsanesinin çağdaş versiyonu gördüğümüz mevcut CHP yönetimini, rahatsız edecek şiddette depremlerden uzak tutmak, akıllı bir iktidarın yapacağı ilk ve en doğru iştir…

Mantıkları onaylasa da, adaylık hayaliyle yatıp kalkan hiçbir dostumuzun işine gelmedi, anlatmaya çalıştığım senaryolar…

Haksız da sayılmazlardı.

Sonucu belli bir seçim yarışına girmek herkesin kabul edeceği, sindirebileceği bir gerçek değildi…

Erdoğan’ın son beş yıl içinde ziyaret ettiği kentlerle ilgili basit bir istatistiki çalışma yapılsa söylediklerim çok daha çabuk kavranırdı ama adaylar yalın gerçeklerden çok kafalarında oluşturdukları hayali projelere inanmak zorunda olan ve o hayallerle yaşayan adaylara  bazı şeyleri kabul ettirmek hayli zordu…

Bu nedenlerle de Nasrettin Hoca’ nın fıkrasındaki gibi gelişti süreç:

“Aday adayları hocanın söylediklerini dinlediler ama bildiklerini okumaya devam ettiler.”

Anlattıklarımızı dinleyen herkes dinler gibi göründü ama, ne kimse adaylıktan vazgeçti, ne de sonuna kadar kelimenin tam anlamıyla ‘çıkmaya hazırlandığı maça asılmaktan’…

Tüm olumsuzluklara ve perde arkasındaki bal gibi şike kokan teknik direktör tavırlarına rağmen bu maç kazanılmaz mı?

Rüzgarın etkisiyle rakip kaleye yuvarlanan meşin yuvarlağın gol olması misali, tesadüfi bir galibiyetin olasılığı ne ise, AK Parti açısından bu seçimlerin de alınma olasılığı odur…

Aslında bu yazı dizisinde hayli ince hesapları, farklı mizansenleri bir yana bırakıp aday adaylığı sürecinde tanık olduklarımı anlatmak istiyorum…

Bir kısmı seçimlerden sonraya saklanması gereken, öylesine zengin, o kadar renkli anı var ki…

Geleceğin sorgulanması, irdelenmesi, daha da önemlisi tarihe not düşme adına, namus borcu bellediğimiz o anıları, sonuç ne olursa olsun kimilerinin mutlaka hesap göreceği 29 Mart sonrasına erteleyerek, artık kıymet-i harbiyesi kalmamış bazı aday adaylarıyla ilgili anekdotları –elbette isim vermeden- anlatmak keyifli olacaktır diye düşünüyorum.

 

Not: Bu yazı 2 Mart 2009 günü kaleme alınmış, ancak maçın! centilmence geçmesine halel gelmemesi için yayınlanması seçim sonrasına ertelenmiştir.

Bazı yazılar vardır, günü geçtiğinde, yavanlaşır, anlamını yitirir.

Dileğim en azından yukarıdaki yazımın, uzunca süre o acımasız zaman törpüsünden etkilenmemesi…

29 Mart 2009 yerel seçimlerinin Mersin özelindeki tablosunu okumak isteyenlere farklı bir pencere açmaya çalıştığım bu tür yazılarımın ileride bu kent siyaseti üzerine kafa yormaya çalışanlara en azından ışık tutması dileğiyle…

Küreselleşmenin diğer yüzü; Çin’in köylü işçileri…

Küreselleşmenin diğer yüzü; Çin’in köylü işçileri…

Onları Çin’de köylü-işçiler olarak tanımlıyorlar..

Köylülükle-işçilik arasında bocalayan, koşullar onları topraklarından koparsa da, gerçek anlamda tam olarak işçi olamamış, olmakta da zorlananlara öyle diyorlar Çinliler: “Köylü-İşçiler”

Finans krizinin de etkisiyle her gün biraz daha çoğalıyor, başta Pekin olmak üzere dış ticaret ve sanayinin geliştiği bölgelere akmaya devam ediyorlar.

Resmi ağızlar son dönemde bu tanıma uyan 200 milyonu aşkın işsizler ordusunun boğaz tokluğuna da olsa, iş bulma umuduyla köylerinden koparak büyük kentlere yığıldığını söylüyor…

Küresel krizin derinleşmesi, Çin’i ucuz üretim atölyesi olarak değerlendiren başta ABD olmak üzere gelişmiş ülkeleri daha az tüketmek zorunda bırakıyor. Daha az tüketim, daha çok stok, kapanan on binlerce tesis, boğaz tokluğuna razı milyonlarca insanın umutlarının tükenmesi demek…

Köylerinden kopmaları gemileri yakmaları anlamına da geliyor aslında.

Geriye dönmeleri olanaksız ama iş bulma bir yana son bir yıldır barınma hatta beslenmekte bile zorlanıyorlar.

Öyküsünü uluslararası Çin radyosunda dinlediğim Liu’ da 200 milyonla ifade edilen o köylü-işçiden yalnızca biri…

Her insan bir dünya derler ya…

Liu’ nun ilginç öyküsünü dinledikçe hak verdim o tanımı yapanlara…

Eskiden köyünde tarımla uğraştığını, yılda kazandığı 10 bin yuanın (yılda1400 dolar) ailesini geçindirmeye yettiğini anlatıyor mikrofonu uzatan muhabire ve aslında kendisi gibi dünyadaki milyarlarca insanın yaşadığı değişimin özetiyle sürdürüyor öyküsünü…

Bir süre sonra Üniversitede okumaya başlayan oğlunun yıllık 20 bin yuan tutan okul parası ve harçlığı yanında bu gelirin yetersizliği çıkıyor ortaya…

Kendi ifadesiyle zaten toprağı süren makinelerin köye girmesiyle karısının bile başa çıktığı tarımda çoktandır anlamını yitiren işgücünü kentte değerlendirme fikri galip çıkıyor.

2008 başında geldiği Pekin o umutlarını boşa çıkarmıyor ilk yıl.

Yıl boyunca 30 bin yuan kazandığını, bunun da çocuğunun tahsil giderlerini karşılama açısından hiç te fena olmadığını anlatıyor muhabire…

Ancak 2009 kabus gibi çökmüş üzerine…

İş bulamayınca milyonlarca rakibi gibi, günlük ücretini indirmeyi denemiş öncelikle.

Geçen yıl günde ortalama 120 yuan kazanırken bu yıl önce 80, bugünlerde ise 60 yuana bile razı (meraklısına söyleyeyim 60 yuan dediğimiz 8 dolar ve Liu bu paraya 10 saat çalışmaya amade olduğunu ifade ediyor kendisine uzatılan mikrofona)

Liu aslında marangoz olduğunu, en büyük hayalinin Çin’e akmakta olan yabancı iş adamlarından birinin aldığı eski evlerden birini anahtar teslimi restore etmek olduğunu söylüyor…

Bu amaçla gerekli malzemeyi temin için, kredi kartı edindiğini bile anlatıyor…

Gururla gösteriyor tam 10 bin yuan limitli banka kartını muhabire ve kendisi gibi binlerce insanın umudunun, yabancı iş adamlarına yönelik ev/ofis restorasyonu olduğu ekliyor.

-Uyanık Liu, Radyonun etkili gücünden yararlanmayı da ihmal etmiyor bu arada-

Restorasyon işini ucuza ve en iyi şekilde yaptığına dair bastırdığı kartviziti, yardımcı olması ricasıyla uzatıyor muhabire…

**

Birkaç gün sonra, farklı saatlerde çeşitli dillerden yayın yapan Çin radyosunun programcısı, bu kez Liu’ nin yaşamındaki son gelişmeleri anlatmayı sürdürüyordu:

Tüm olumsuzluklara rağmen, umudunu yitirmeyen Liu geçen süre içinde bir tavuk çiftliğinde iş bulduğu müjdesini vermişti röportaj yapan muhabire…

Anlattığı kadarıyla Pekin yakınlarındaki bir tavuk çiftliğinde yatma ve yemek hariç ayda 2 bin yuan geçecekti eline…

Beni asıl etkileyense, Liu’ nin yaşadıklarından çok geleceğe dönük umut dolu sözleriydi:

“Bu zorluklar geçici… Yakında işler yine canlanır ve ben çok sevdiğim marangozluğa, bina restorasyonuna dönerim…”

**

Bir yanda, günde birkaç dolara çalışmaya hazır, bir kısmı kalifiye hale gelmiş, köylülüğün varlık sebebini yitirmesiyle her gün biraz daha kalabalıklaşan 200 milyon Çinli…

2 bin doların altında fiyata araba üreten Hindistan…

Öte yanda, başta ABD ve AB, gelişmiş onca ülkenin işçileri…

Yapılan iş aynı ama gelişmiş ülkedeki saatlik asgari işgücü maliyeti ile diğerinde 14 saate işçi çalıştırmak mümkün…

Yakın gelecekte küreselleşmeyi bekleyen, bugüne kadar bildiğimiz/bilmediğimiz, adı konmuş/konmamış nice sorun…

Hep birlikte yüzleşecek, sanayi ötesi çağın eşiğinde kıvrandığımız bu yüzyılda yaşayarak öğreneceğiz çoğu şeyi…

Tıpkı Çinli Liu gibi, umudu yitirmeden, ama gerçeklerin acısında kavrularak…

 

 

 

Hani Belediyeyi birlikte yönetecektik…

Hani Belediyeyi birlikte yönetecektik…

Büyükşehir Belediye Başkanı ve ilçe Belediyelerinin başkanları mazbatalarını aldılar.

Akdeniz Belediye Meclisi bu yasal prosedürün tamamlanmasının ardından 7 Nisan 2009 günü toplanacak.

5 yıllık CHP’ li Başkanın ardından aynı gün ilk kez DTP’ den seçilen Fazıl Türk’ün başkanlığındaki ilk meclis toplantısı olacak bu…

Doğal olarak, Meclis Başkan ve Başkan vekilleri seçilecek aynı gün…

Daha da önemlisi Plan ve Bütçe, İmar, Çevre gibi komisyonlarda da kimlerin yer alacağı belirlenecek.

Anlamadığım tek şey, seremoni biçiminde geçmesi beklenen ilk meclis toplantısındaki gündem yoğunluğu…

Daha da önemlisi bazı birliklere, yasal oluşumlara temsilci gönderme dışında geçmiş yönetimle doğrudan ilgili kararlar alınacak olması…

Örneğin 16. ve 17. maddeler:

16-Belediye Başkanlık Makamı yıllık faaliyet raporunun görüşülmesi

17- Belediyemiz meclisinin denetim raporu hakkında bilgilendirilmesi.

Daha ayağının tozuyla bir kısmı Belediyenin yerini bilmez Meclis üyelerine böylesine önemli konuların ilk toplantıda, üstelik hiçbir inceleme şansı tanınmadan dayatılması neden?

Bir ilçe belediyesinde beklemeyecek karar yoktur…

Önce komisyonları oluşturun.

Meclis üyeleri bir soluklansın.

Bizler de nelerin görüşüleceğini, alınacak hangi kararın hangi anlama geldiğini bir öğrenelim.

Herkes dersini iyi çalışsın.

Bu toplantı olmazsa gelecek toplantıda gerekli her türlü karar alınır…

Son sözümüz Fazıl Türk’e…

Tüm seçim kampanyası boyunca Belediyeyi birlikte yöneteceğimizi söylediniz…

Sizin bu konulardan henüz tam anlamıyla haberdar olduğunuzu sanmıyoruz.

Birileri toz duman içinde bir şeyler yapmak istiyorsa, önce bir soluklanın…

Sonra hep birlikte tartışır en sağlıklı kararı alırız…

Seçimlerden önce söylemiştik…

Mersin’de yalnızca Akdeniz değil hiçbir Meclis eskiden olduğu gibi kapalı kapılar ardında çalışmayacak…

Şeffaflık adına, katılımcılık adına hep birlikte tartışacak, karar vereceğiz.

Kısaca herkesin kulağına küpe olsun…

Mersin’ de bundan böyle hiçbir şey eskisi gibi olmayacak…

 

 

 

Seçmenin tercihi, Partilerin Mersin karnesi..

Seçmenin tercihi, Partilerin Mersin karnesi..

Mersin özelinde 29 Mart seçim sonuçlarını ve seçmen eğilimlerini tüm yönleriyle değerlendirmek için henüz erken…

Kesin rakamlar açıklandıktan sonra Büyükşehir sınırları içinde kalan ilçeleri tek tek ve en ince detayına kadar irdelemenin, geçmişten geleceğe bu kentle ilgili kafa yoran herkese yön göstereceğine inanıyorum…

O derinlemesine analizlerle ilgili bizim de, başkalarının da söyleyecek epeyi sözü olacaktır.

İyisi mi, şimdilik fotoğrafın geneline bakmak…

Mersin seçim sonuçlarına bakıldığında, 29 Martın iki galibi vardır.

Bunlardan biri kim ne derse desin Kürt Milliyetçiliğiyle varlığını sürdüren DTP ve Türk Milliyetçiliğinden beslenen MHP’ dir…

DTP, 2007 genel seçimlerinde AK Partiye yönelen seçmen kitlesini yeniden çekmeyi başarmış ve Akdeniz ilçesini kazanma yanında Büyükşehirde de, fazla iddiası olmamasına rağmen %18 lik oy oranına ulaşmıştır.

-DTP’ yi 2004 yerel seçimlerindeki sonuçlarla karşılaştırmak çok ta sağlıklı olmayabilir. Unutmayalım ki, o seçimlere Kürtler SHP çatısı altında girmiş ve aday gösterilen Fikri Sağlar yanında CHP’ den umudunu yitiren tüm solcularla, Yenişehir adayı Ali Özveren sayesinde Alevi oylarının bir kısmını almayı başarmışlardı.

Bu nedenle DTP’ yi 2004’ten çok bağımsız adaylarla girilen2007 genel seçimleriyle karşılaştırmak daha sağlıklı olacaktır.-

Özellikle Akdeniz ilçesini ve 2007 seçim sonuçlarını anımsamakta yarar var…

HADEP’ le girilen 1999 yerel seçimlerinde Fazıl Türk’ün Belediye Başkanlığı koltuğuna oturma başarısını elde eden Kürtler, 2004 seçimlerinde yanlış aday tercihiyle Akdeniz’i kaybetmekle kalmadılar…

2004’te başlayan erime 2007 genel seçimlerinde de sürdü.

Öyle ki, Akdeniz’de oyların neredeyse %50 si AK Partiye kaydı..

-AK Partinin Akdeniz’de %22 olan oylarını 22 Temmuzda %32’ ye çıkardığını anımsamakta yarar var-

Yalnızca Akdeniz ilçesi değil, Büyükşehir esas alındığında da 22 Temmuz genel seçimleriyle 29 Mart 2009 yerel seçimleri arasındaki çarpıcı sonuçların bir kez daha anımsanmasında yarar var.

22 Temmuza Mersin Büyükşehir sınırları esas alınarak bakıldığında 38 bine kadar gerileyen Kürt oylarının 29 Martta yarışa giren DTP ile 77 bine çıkması çok iyi analiz edilmeli.

Aynı şekilde 22 Temmuzla 29 Mart Büyükşehir oy dağılımını MHP açısından ele alırsak;

90 bin olan partinin oylarını 105 bine çıkarması önemli bir başarıdır.

Bu başarıda parti içindeki muhaliflere rağmen, bana göre uzun soluklu ve hayli etkili kampanya yürüten Mahmut Tat’ ın rolünü göz ardı etmemek gerekiyor…

Sonuç olarak Mersin’ de AK Parti 22 Temmuzda aldığı Kürt oylarını koruyamamış ve aldıklarını geri vermiştir.

Özellikle Akdeniz’de 2007’de elde edilen %32 lik oran bir yana, 2004 yerel seçimlerindeki %23 bile korunamamış, dört puanlık kayıpla partinin %19 lara gerilemesine yol açılmıştır.

Bunda elbette düşük profilli aday tercihi, Kürtlerin 29 Mart seçimlerini referanduma çevirme çabaları gibi faktörler sıralanabilir.

Ancak en önemli neden DTP’ nin 2004 yerel ve 2007 genel seçimlerinde yaptığı yanlışları bu kez tekrarlamamasıdır.

Fazıl Türk, Akdeniz için bulunabilecek en adaydı.

Parti içindeki farklı seslere rağmen, bu kez aklın öne çıkması sayesinde 42 bin oyla seçilmesi de başka söze gerek bırakmıyor…

Mersin’ de Türk ve Kürt milliyetçiliğinin yükselmesi yeni değil aslında…

1999 yerel seçimlerinde de birbirine komşu Akdeniz ve Toroslar belediyeleri iki parti arasında paylaşılmıştı.

İki partinin oluşturduğu nispeten eşit ağırlığa sahip bloklarının dengesi ve yine aynı partilerin o dönemdeki Belediye Başkanlarının bu dengeyi akıldan çıkarmayan, gerginlikler yerine uzlaşmacı tavırları sayesinde Mersin o yılları, bazı provokasyon denemelerine rağmen huzur içinde geçirdi.

Bugün de Mersin ortaya çıkan tabloyu doğru değerlendirebilirse, barış içinde bir arada yaşama iradesiyle kent bir yana tüm ülkeye örnek olabilir.

Mersin Büyükşehir Belediyesini oluşturan ilçe dağılımlarına bakıldığında, Türkiye genelinde ikinci bir örneği yok…

Aynı Büyükşehir çatısı altında hem MHP hem de DTP’ nin iki komşu ilçe belediyesini kazanmış olmasını herkesin sağlıklı biçimde okuması gerekiyor…

Aslında epeyi tartışmalı ilk seçimi saymazsak, 2004 ve 2009 seçimlerini kazanan Macit Özcan’ ı tercih eden seçmen iradesini de kimselerin pek kafa yormadığı bu tablodan hareketle değerlendirmekte yarar var…

Bu kentteki sessiz seçmen çoğunluğu, başarılı belediyecilik, çok iyi şehircilikten çok, yukarıda ucundan da olsa değindiğim bloklar arasındaki dengede ehven-i şer aday profiline yöneliyor…

Milliyetçiler bir Kürt aday yerine orta çizgide yer alan Macit Özcan’ ı kerhen de olsa tercih ediyorlar…

Aynı tavır diğer blok içinde geçerli…

AK Parti bu süreci ve Mersin’in dışarıdan anlaşılması hayli zor dengelerini okuyabilse, Mersin bu kez, söz konusu dengeleri gözetme dışında fazla şey yapmayan, kapıları kapalı Macit Özcan yerine yeni bir adayı seçmeye hazırdı…

Ne yazık ki, uyarılara rağmen, bu kucaklayıcılıktan uzak “Mersin’in sessiz çoğunluğuna en aykırı” profilden Başkan çıkarma yanlışlığına düşüldü…

AK Parti cephesinden bedeli de hayli ağır bir fatura çıktı ortaya…

Mersin seçim sonuçlarını ve gelecek beş yılda MHP, AK Parti, CHP ve DTP’ nin izlemesi gereken stratejileri karınca kararınca irdelemeye devam edeceğiz…

 

 

Seçmen mi suçlu, aday mı yanlıştı?

Seçmen mi suçlu, aday mı yanlıştı?

AK Parti Büyükşehir Belediye Başkan adayı Eyiceoğlu, yanına ilçe adaylarını da alarak bir basın toplantısı düzenlemiş…

Basın toplantısında kendisini anlamayan! Mersin seçmeniyle ilgili ilginç şeyler söylemiş…

Aklınca deha örneği olduğunu sandığı  “marka şehir” hayallerine oy vermeyen seçmenin “marka şehir” yerine “arka şehir” tercihini yaptığı iddiası ona ait…

Hep öyle olur zaten…

Size oy verdiğinde çok zeki, akıllı diye yere göğe sığdırılmayan seçmen, tercihini başkasından yana mı kullandı?

Hemen başlar Türk halkının demokrasiyi sindirme yeterliliği…

1983’ te de bu halk 12 eylül darbecilerinin meydana sürdüğü emekli paşa Turgut Sunalp’ e ve başında olduğu MDP’ ye değil, kimselerin şans vermediği Turgut Özal’ ın ANAP’ ına oy yağdırmış, işkenceleriyle ünlü dönemi ve onun siyasal temsilcisini, anasının ak sütü gibi helal oylarıyla sandığa gömmüştü.

Darbe döneminde işkence yapıldığı ve gözaltındaki genç kızlara copla tecavüz edildiği iddialarını dillendirenlere “tecavüz yapılsa, copa mı ihtiyaç var. Taş gibi delikanlılar dururken”  utanç vecizesini Türkçeye hediye eden emekli askeri değil, ülkeyi küresel oyuncu yapmak isteyen Özal’ ı tercih etmişti.

Sahi bugün kaçınız o günlerde yüzüne baktıkça ürperdiğimiz adamı anımsıyorsunuz?

Yerini yurdunu, nereye gömüldüğünü, mezar taşında ne yazılı olduğunu bileniniz var mı?

Ya Turgut Özal?

Ölümünün üzerinden geçen 16 yıla rağmen, her gün daha çok insanın ziyaret ettiği, yakınlardan geçen herkesin dualara karışan gözyaşlarıyla andığı, evrenselleşen dünya liderini…

Aynı halk tüm oyunları bozup, 2002 seçimlerinde Mecliste temsil edilen partileri istisnasız barajın altına ittiğinde de mağluplar en kolay yolu, seçmeni küçümsemeyi tercih ettiler…

Öyle ya, ağzı çorba kokanların, varoşların AK Parti’ yi iktidar yapmasından daha yanlış ne olabilirdi ki?

O yanlış! Tercih yetmezmiş gibi aynı halk yığınları 2007’ de askerin e-muhtıralarına, Cumhurbaşkanı seçtirmemeye ant içenlere inat 22 Temmuz günü sandığa koşarak kendisine yakın bulduğu aynı AK Partiyi hem de %47 lik sonuçla iktidara taşıdı.

Dili tutulan tuzu kuruların o tablo karşısında halka hangi ifadelerle hakaretler yağdırdığı sanıyorum hafızalardan silinmemiştir.

Bidon kafalılar da dendi bu halka, göbeğini kaşıyan adamlar sıfatı da yakıştırıldı…

Ama aldırmadı Anadolu insanı…

Yılmadı.

Kendisine tepeden bakanlara, küçümseyenlere tokadı basmak için eline geçen fırsatları o kadar güzel kullandı ki…

Sandık önüne geldiğinde tek silahı gördüğü, namusu bellediği oy zarfını kimselere aldırmadan, tüm korku tüccarlarına inat gidip o kutuya attı…

Bidon kafalılar diye AK Partiye oy verenleri aşağılayanlar yetmezmiş gibi, aynı partinin Büyükşehir adayının kendisine başkanlık vizesi vermeyen halka bir gün çıkıp kızacağı kimin aklına gelirdi ki?

Siyasetçi tek dayanağı olan halkla kavga eder mi?

Atanmışla, seçilmişin tek farkı birinin kendisini halkın amiri, diğerinin hizmetkârı olarak görmesidir..

Bu gerçek ortada dururken, sanki bir daha seçmenin karşısına çıkmayacakmış gibi yapılan bu afra tafralar kime?

Mersinliler önlerine getirilen her palavraya inanmak ve o hayalleri satmaya çalışanlara oy vermek zorundalar mı?

Neden suçu halkta arama kolaycılığı yerine aynaya bakmaz insanlar?

Elbette Mersin seçimlerini daha uzun zaman ve en ince detayına kadar yazacak, konuşacağız…

Öyle kolaylıkla geçiştirilecek, halk bizi anlamadı masallarıyla geçiştirilecek bir deprem değil bu…

Aday belirleme sürecinde yanlış yapan parti merkez yönetiminden Bakanımıza, çalışmayan Milletvekillerinden her biri farklı yere dağılan il teşkilatına, Mersin’i kucaklayacak meclis üyeliklerini ahbap çavuş ilişkileriyle masa başında paylaşanlara/paylaştıranlara, Kürtleri sandıktan sandığa hatırlayıp diğer dönemlerde milliyetçilik ayranını kabartanlara, her tercihte bal gibi etnisite kokan “memleket çocuğu” ayağına yatanlara…

Hezimetten herkesin çıkaracağı dersler, ödemesi gereken bir bedel var…

Ceketimizi sallasak seçim alırız anlayışının ne kadar boş olduğu, halkın tercihini yaparken kılı kırk yarması, oyunu verirken kuyumcu titizliğinde davranmasıyla bir kez daha ortaya çıktı.

AK Parti’ nin Mersin’de neden seçim kaybettiğiyle ilgili etkili/yetkili pek çok insanın kafa yorduğunu biliyor, ödenmesi gereken faturayı masadaki herkesin diğerine doğru ittiğini görüyorum…

Savaşın neden kaybedildiğini soran Napolyon’a 100 neden sıralayabilirim diyen komutanın öyküsünü bilmeyen var mıdır?

“Başla anlatmaya” denince “birinci neden barut yetersizdi” diyen komutana Napolyon’ un tamam gerisine gerek yok diyen Napolyon’u anımsıyorum AK Parti’ de yaklaşan hesaplaşma dönemini gördükçe…

Oysa dışarıdan gözleyen biri olarak bana sorsalar, 100 nedenin en önüne “Büyükşehir adayınız yetersizdi” gerekçesini koyar, gerisine kafa yormadan kapıyı çeker çıkardım.

AK Parti eğer gerçekten Mersin’den dersler çıkarmak istiyorsa, öncelikle bu aday belirleme yöntemlerini gözden geçirmeli, diye düşünüyorum…

Mersin’de yüzlerce etkili kuruma, platforma, inisiyatife, hatta yoldan geçene sorulsa, en son önerilecek, akla gelecek isim ne oldu da, bir anda Büyükşehir adayı yapıldı?

Can alıcı soru budur ve sorunun sakin kafayla oturulup mutlaka, üstelik sağlıklı biçimde yanıtlanması lazım.

Bu kumaştan elbise çıkmayacağını daha adaylar belirlenmeden çoğu insan dili döndüğünce her ortamda anlatmaya çalışmadı mı?

O gün uyarılara kulak tıkayanların ve inadına sahaya “tutması imkansız” aday sürenlerin şimdi önlerine gelen faturayı başkalarına çıkarma yerine oturup olgunlukla öz eleştiri yapma zamanıdır diye düşünüyorum.

Ama daha yanlışlar tartışılmadan, adayların kendileri dışında herkeste kabahat bulma pişkinliklerine baktıkça inanılmaz isyan dalgası kaplıyor insanın her yanını…

Oy vermedi diye halkı suçlayan demokrasi hazımsızlarını eleştirmekten yorgun düşen beynimizin yönünü şaşırmış siyasetçilere karşı göstereceği fazla tepki de yok aslında…

Dün statükoculara oy vermedi diye “bidon kafalı”, “göbeğini kaşıyan” ithamlarına göğüs gerdi halkım…

Bugün de, “marka şehir kriterlerini” sırala desem, sınıfta kalacak birinin    “marka şehir yerine arka şehir olmayı tercih ettiler” suçlamalarına muhatap oluyor Mersinli seçmen…

Oysa siyasette halka kızılmaz…

Halka küsülmez…

Halk aşağılanmaz…

Ne yaparsa yapsın, baş tacı edilir halk…

“Bu millet her sandığa gidişinde bir şeyler söyler, neylerse güzel eyler” olgunluğuna erişmeyen siyasetçi henüz hamdır bana göre…

 

 

 

 

 

taş gibi delikanlılar

Prof. Mehmet Öz.. Limon mucizesi…

Prof. Mehmet Öz.. Limon mucizesi…

O bir şöhret yaratma ustası…

Binlerce yıldır herkesin bildiğini yeniden sahneye öyle albeniyle sunuyor ki, kameraların karşısında bize sunduğu her ürünün kaderi değişiyor…

Brezilya’daki plajlardan futbolcu, manken falan keşfetmiyor aslında…

Onun işi tabiatın bize sunduğu mucize gıdaları yeniden ve yararlarını anlatarak insanlarla buluşturmak…

Mehmet Öz’ den söz ettiğimi anlamışsınızdır…

Aslında kendisi Amerika’ ya gitmiş bir Türk ailenin yad ellerde dünyaya gözünü açmış çocuğu…

Zaman içinde ABD’ nin en ünlü kalp doktorlarından biri olması elbette tanınmasında etken…

Dile kolay Harvard’ dan mezun olup, Columbia Üniversitesinde çalışmak öyle her babayiğidin harcı değil.

Hele 1960 doğumlu biriyseniz ve 36 yaşına bastığınız gün, 1996’da Davos’ ta toplanan Dünya Ekonomik Forumu sizi “Yarının Küresel Lideri” seçiyorsa insanın isim üzerinde bir kez daha düşünmesi gerekir…

Ama iş bununla sınırlı değil…

Mehmet Öz aynı zamanda başta ABD olmak üzere tüm dünyanın “yaşam ve beslenmeyle ilgili ne söylüyor” diye dikkat kesildiği bir adam…

Kitapları en çok satanlar listesine giren, televizyon programları rayting rekorları kıran biri…

Tatil vesilesiyle geldiği Türkiye onu fındık, ceviz, bademin kerametini anlatmasıyla tanıdı..

Ardından nar ile yeni baştan tanıştırdı dünyayı…

Binlerce yıldır etkileri zaten bilinen meyvenin mucize yararlarını öyle etkili biçimde anlattı ki, kısa zamanda nar borsasına tavan yaptırdı.

Dünya nar suyu tesisleri altın çağlarını yaşamaya başladılar…

Temiz yüzlü, sempatik Mehmet’ in söylediklerine özellikle kadınlar öylesine inanıyorlar ki, dile getirdiği her görüş başta ABD olmak üzere tüm dünyayı moda dalgası gibi sarsıyor…

Genelde meyve-sebze ağırlıklı beslenmenin önemine sürekli dikkat çeken Öz’ ün bu genellemeler yanında bazen de özel olarak ilgi alanına aldığı ve önerdiği bazı gıdalar var ki, işte talih kuşu dedikleri o tür ürünlerin başına konuyor…

İşte bu dokunduğu ürünleri zirveye taşıyan adamın son günlerdeki keşfi limon…

Tam da bizim stok fazlasını ne yapacağımız konusunda kara kara düşündüğümüz, gizli/açık teşviklerle dünyaya pazarlamaya çalıştığımız ürünümüz…

Özellikle Mersin-Adana tarım alanlarının en önemli geçim kaynaklarından biri…

Para ettiği yıllar herkesin yüzünün güldüğü, verimin bol, ihracatın dar olduğu dönemlerde ise üreticiyle, siyasetçiyi birbirine düşman edecek kadar belalı bir kalem…

Tam da bizim Narenciye Tanıtım Grubuyla atağa kalktığımız, televizyon ekranlarında fındığın ‘aganigi, naganigi’ sloganlarının yerini narenciye sloganlarının almaya çalıştığı günlerde…

Milyon dolarlar versek yaptıramayacağımız reklamı, her önerisi tüm dünyada “kutsal kelam” bellenen saygın bir bilim adamı bedava yapıyor…

Sadece sağlık için değil, güzelliği de işin içine çekerek kadınların aklını başından alan önerilere imza atan Öz, limon ve limon kabuğunu aynı güzellik/sağlık potasına sıkarak yeni bir reçeteyi uzatıyor insanlara…

Prof. Mehmet Öz bugüne kadar çorbalara, çaya sıkılan, votkadan biraya pek çok içkiye eşlik eden, Meksika’ nın çarpıcı tekilasının yakıcılığını tek dilimiyle söndüren limonun bugüne kadar posa olarak çöpe attığımız kısmının mucizelerinden söz ediyor…

Antioksidan etkisiyle vücut üzerinde hayli güçlü kalkan oluşturan, cildi güzelleştirip, sinirleri yatıştıran limonun kabuğuna öylesine methiyeler diziyor ki, inanılmaz…         

Şöyle diyor Prof. Öz:

C vitamini deposu limonun serinletici özelliği yanında tadı da güzeldir…

Bu nedenlerle salatanıza katabilir, limonata içebilir hatta yiyebilirsiniz.

Ama asıl önemlisi kabukları…

Kabukları kullanmak ise size bambaşka faydalar sağlayabilir.

Yapılan bir araştırma ile limon kabuklarında bulunan D-limonene adlı maddenin çok güçlü bir cilt dostu olduğu çıktı ortaya... D-limonene, narenciye yağında bulunan ve tümör gelişimini engelleyerek cilt kanseri riskini önemli ölçüde düşüren çok önemli bir bileşken…

İşte bu D-limonene sayesinde cilt kanseri riskini oldukça aşağılara çekebilirsiniz…

Delinen ozon tabakası ve daha pek çok olumsuz etken nedeniyle güneşin zararlı ultraviyole ışınları cilt sağlığımızı her gün biraz daha tehdit etmeye başladı.

Sadece Amerika’da yılda 200.000 den fazla insan cilt kanserine yakalanıyor.

Cilt kanseri güneşin etkili olduğu her yer ve saatte kendini gösterebilir.

Yüz, kulaklar, eller ve dudaklar. Gibi doğrudan güneşle temas eden her yanımız ciddi risk altında…

İşte limon kabuğundaki D-Limonene sayesinde bu riski çok düşürmek elinizde.

Peki, kabuklardan nasıl yararlanacağız? sorusunu da yanıtlıyor Prof. Öz:

Çayınıza katarak hem lezzet hem de güçlü bir cilt bakımı…

Makarna sosuna limon kabuğu rendesi eklemek, rendelenmiş kabukları salataya, keklere ve kurabiyelere de katarak ta farklı tatlar, alternatif çözümler üretmek mümkün…

Limon kabuğunda gizli mucize kanser kalkanı D-Limonene ile sınırlı da değil.

Kabukların içeriğinde bulunan bazı kimyasallar, sinir sistemini düzenlemekten bakterileri öldürmeye ve kalbi rahatlatmaya yarıyor…

Yapılan son çalışmalar ortaya koyuyor ki, limon kabuklarında bulunan polifenoller kadınların yumurtalık kanserine yakalanma riskini de aşağı çeken cinsten…

Doktor Öz ekranları başında kendisini pür dikkat dinleyen milyonlarca kadına son tavsiyesi ise slogan cinsinden:

“Cildinizi yenilemeye limon kabukları ile başlayın”…

 

Keşke narenciyemizin özellikle de limonumuzun tanıtımında tüm dünyanın saygı duyduğu “yarının küresel lideri” Prof. Mehmet Öz’ ün o evrensel etkileşim gücünden yararlanabilsek…

 

 

Yerel değil genel seçim havası…

Yerel değil genel seçim havası…

Türkiye 29 Martta yerel yöneticileri belirlemek üzere sandık başına gidecek…

Şu ana kadar ülke genelinde esen hava ise çok farklı…

Yerel seçimler halkın umurunda değil…

Ne projeler ne de adaylar tartışılmıyor..

Mitinglere bakıldığında bu daha da net biçimde anlaşılıyor.

İddia sahibi üç parti genel başkanı da, adaylarına ve o adayların yerelde yapacaklarından çok birbirlerine vurmayı tercih ediyorlar..

Kavganın iki tarafı var; CHP ve AK Parti…

MHP lideri Bahçeli arada bir topa girmeye çalışıyor ama bırakın tabanını, kendisinin bile gelinen yerde nasıl bir tavır alınması gerektiği konusunda ciddi bir stratejisinin olduğu konusunda gittikçe artan kuşkular var…

Peki yerel seçimlerin genel seçim havasına sokulması en çok kime yarar?

CHP lideri Baykal, küresel krizin ve artan işsizliğin yarattığı/yaratacağı memnuniyetsizliğin sandığa partisi adına olumlu yansıyacağından o kadar emindi ki, tüm oyun planını buna göre kurdu.

Ekonomik kriz dönemlerinde sıkça gündeme gelen ve halkı etkileyen yolsuzluk iddialarını da harca ekleyerek CHP oylarını arttıracak strateji adım adım uygulamaya konuldu.

Aslında bu oyun planı tam da Erdoğan’ ın istediği türdendi…

Gelecekle ilgili hiçbir şey üretemeyen, eleştirme ve suçlamaya dayalı söylemlerle halkın beklentileri ve sandık tercihleri çok farklıydı…

Şu anda ortaya çıkan tablo CHP’ nin tıkandığını, AK Partinin ise en azından mevcudu koruduğunu ortaya koyuyor…

(MHP’ nin ise oy oranı itibariyle 22 Temmuzdan geriye düşeceği anlaşılıyor)

Türkiye gibi bir ülkede iktidarların genel seçimlerin ardından yerel seçimlerde de oylarını arttırması öyle kolay görülen bir durum değil.

AK Parti, 1946’ dan bugüne tüm seçimlere bakıldığında 29 Martta kırılmamış bir rekora imza atacak gibi…

3 Kasım 2002 de aldığı %34 oyu, 2004 yerel seçimlerinde %42’ ye, 22 Temmuz 2007 genel seçimlerinde ise %47’ ye çıkarma başarısının hem ikinci bir örneği yok…

Hem de öyle anlaşılıyor ki, küresel de olsa, tüm dünyayı ve ülkemizi derinden etkileyen krize rağmen 29 Mart akşamı da en güçlü parti olarak bu yarıştan çıkacak…

Bunun için kamuoyu araştırmalarına falan da bakmaya gerek yok…

Bizzat Baykal’ ın kendisi AK Partiye aşması için %52 çıtasını koyarak, yarışın ne hale geldiğini ortaya koyuyor…

Rakibine %52 hedefini gösteren, kendi başarısı için %26’ yı yeterli bulan bir anlayış…

Bir gün ülke tarihini yazacak olanlar, yaşadığımız şu 7 yıllık dönemin, bizim algıladığımızdan çok farklı değerlendirmelerini yapacaklar…

Sosyal, siyasal, ekonomik anlamda küresel iddialara sahip bir ülkenin kendi iç dinamiklerinin nasıl değiştiğini…

Süreci okumaktan uzak muhalefeti ve rüzgarı yakalayan AK Parti’ yi…

Yıllarca ülkeyi şeriat ve bölücülük korkularıyla statükoya teslim etmeye çalışanların 2001 kriziyle ortaya çıkan soygun tablosundaki günahlarını…

Aslında 1980’deki 24 Ocak kararlarıyla başlayan dışa açılım politikalarının 1990’larda Özal’ın sahneden çekilmesiyle duraklamasının geçici bir dönem olduğunu…

2002’de iktidara gelen AK Partinin, Erbakan çizgisinden çok, Özal misyonunun devamı olduğunu…

Bugün çok daha açık biçimde görülüyor ki, Erbakan tedrisatında dirsek çürüttüğü sanılan Erdoğan-Gül öncülüğündeki AK Parti, milli görüşün AB karşıtı ve ABD düşmanı anlayışından çok daha farklı bir yerde duruyor..

Ve tam tersine demokrasi temelinde bir an önce tam olarak AB’li, ekonomik ve küresel güç olma bakımından da ABD’ nin en güçlü müttefiki konumunda…

Obama’ nın gelişiyle Türkiye’de bir takım korku filmlerinin yeni versiyonlarını sahneye koymaya çalışanların son dağlarına da kar yağdı…

29 Mart akşamı ortaya çıkacak tablo, her şeye rağmen AK Parti’ye, tüm ayağa takılmaya çalışılan prangalara rağmen, ülke demokrasisini AB standartlarına yükseltmek için halkın geçerli vizesi anlamına da gelecek…

Anadolu kaplanları olarak nitelendirilen İstanbul dışındaki yatırımcı kuşağı, tüm muhafazakar nitelendirmelerine inat, alabildiğine liberal ve içine kapanmacı değil, her yanıyla dışa açılmış durumda…

CHP, değişimi görür ve Anadolu’ nun uyanan gücüne yönelirse, ayakta kalabilir…

Aksi takdirde…

Aksi takdirde halktan kopuk, bürokrasiye dayalı siyasetle bugünkü %20 leri bile arar hale gelen marjinal parti konumuna gelir ki, siyaset hiçbir boşluğu kabul etmez…

AK Partinin yeni rakibi, ondan daha liberal ve daha evrensel standartları yükseklere çıkaracağını söyleyen bir siyasi oluşumdur…

Türkiye’ yi dünyadan koparmaya ve darbecilerle 10/15 yıl yönetme planları yapan Ergenekoncular kaybetmiş, değişim ve dünyayla entegrasyon kazanmıştır…

Ergenekoncuların kaybettiği bir oyunda avukatlarının kazanma olasılığı olabilir mi?   

 

 

Özcan-Eyiceoğlu, Mersin-Karataş atışmaları…

Özcan-Eyiceoğlu, Mersin-Karataş atışmaları…

Yerel seçimler yaklaştıkça, biraz da konu sıkıntısı nedeniyle olsa gerek, Büyükşehir adayları geleceğe dönük projeleriyle yarışacaklarına saz aşıkları misali atışmalara yöneliyorlar…

Bazen keyifli de oluyor…

Ama son ağız dalaşanı taraflardan biri öyle tehlikeli kulvara çekiyor ki, sağduyu adına kendisini ve bu tür söylemleri yıllardır derinden siyaset malzemesi olarak kullanan tüm tehlikeli sulara meraklı yüzücüleri bir kez daha uyarmamız gerekiyor..

Tartışmanın tarafları Büyükşehir Başkanı Özcan ile AK Parti’ nin aynı koltuğa talip adayı Eyiceoğlu…

Tartışmanın temelini Mustafa Eyiceoğlu’ nun Dubai’ yi Mersin’e getirme hayali olarak nitelendirilecek sanal bir proje oluşturuyor…

Hayalini kuranın anlattığı kadarıyla proje, Dubai’ nin kendisinden çok küçük bir maskotunu andırıyor…

Üstelik mevcut kıyı koruma kanunu değişmediği sürece, gerçekleşmesi bir yana hayali bile anayasal suç…

Liman ile Macit Özcan’ ın ben yaptım oldu misali – onun ki de kıyı koruma kanununa tecavüze giriyor- Valiliğin karşısına diktiği Kongre Merkezi arasında kalan bölüme dikilecek iş merkezleri kondurarak Dubai olunur mu?

Sorunun cevabını en iyi Özcan biliyor…

Bildiği için de Eyiceoğlu’ nun hayaliyle dalga geçiyor..

Aslında haksız da sayılmaz…

Dubai’ yi Mersin’ e taşıyıp limanla kongre merkezi arasındaki 200 metrelik sahile yerleştireceğini iddia edene ne denir?

Ben olsam kardeşim kafayı mı yedin diye sorarım…
Özcan yine de kibarlık yapmış…
323km lik sahilin suyu mu çıktı da, burayı buldun dercesine seslenmiş:

“Mersin’i bozmanın anlamı yok, Taşucu’ nun ilerisinde kıyı şeritleri var, oraya kursun Dubai’sini..Gitsin oranın belediye başkanı olsun.”

Yıllardır en acımasız biçimde Macit Özcan’ ı eleştiren biri olmama rağmen, “doğruya doğru, haklıya haklı, söylenmesi gerekeni çok güzel özetlemiş” diye geçirdim içimden…
Aynı yere suç işleme pahasına Kongre Merkezi konduran biri de olsa, bugünkü tavrıyla adam yerden göğe haklı…

Mersin’in doğusunda Kazanlı-Seyhan sahil şeridi var.

Batısında Taşucu-Gazipaşa bâkir kıyıları yatırım diye inliyor…

Tartışma Dubai’ nin gerekliliği, getirilip/getirilemeyeceği, yararları/ zararları üzerinden yapılsa mesele yok…
Mühendis Mimar odaları, Şehir Plancıları, bu konuda deneyime sahip ve söyleyecek sözü olan dinamikler konuşsa, ciddi platformlarda tartışsalar kim ne diyebilir?
Ama öyle olmuyor
Sen Dubai’ yi git Taşucu’ na yap demiş ya Özcan…
Dubai’ nin maskotunu Mersin’e getirme ve limanın yanındaki kıytırık sahil parçasına kondurma aşkıyla yanıp tutuşan Eyiceoğlu, hemen kapmış sazı çıkmış meydana…

Sözleri gülümsetmekten çok, hepimizi hem de ciddi ciddi düşündürmesi gereken cinsten:

“Bu bir bitişin göstergesidir. Taşucu’ na gitsin derken; kendisinin Karataş’ lı, benim de Mersinli olduğumu unutuyor. Sevgili Mersinliler, o beni Taşucu’ na kovuyor, siz onu nereye kovacaksınız?”
Eyvah ki eyvah...
Yerel secim öncesi Mersin’ i yönetmeye talip olduğunu iddia eden birinin, Mersin’in en fazla hassas olduğu konuda, tartışmayı çektiği yere ve kayıkçı kavgasının ulaştığı seviyeye bakar mısınız?

Sakın kimse çıkıp, bu sözlerde bir şey olmadığını falan öne sürmesin…

Eyiceoğlu, yıllardır bir yerlerde pişirilen, kapalı kapılar ardında hep birilerinin koz olarak kullandığı memleket çocuğu kartını hiç vakit geçirmeden üstelik daha seçilmeyi bile beklemeden ortaya atıyor…

Seni Mersin’li olduğun için bir yere kovan yok…

“Bu kentte Dubai yapacak yer yok, yapacaksan git Taşucu’ na yap, oraya da Belediye Başkanı ol” diye inceden dalga geçen hepimizin tanıdığı Özcan var…

Ama senin ona verdiğin yanıt çok tehlikeli…

Eğer bu söylemlerle belli kesimlere oy alma adına mesaj veriyorsan, dostun olarak “hesabını kitabını bir daha yap” derim…

Mersin’ liyim diyorsun ama belli ki Mersin’i çok ta tanımıyorsun…

Bu kent hiçbir zaman kimseyi doğduğu yerlere geri göndermedi…

Göçlerin yarattığı acıları saran bir tedavi merkezi oldu tarih boyunca…

Kendisini Mersinli sayan herkesi bağrına bastı…

O nedenle Özcan’ ı Karataş’ a göndermez…

Seni Taşucu ve başka bir yere göndermediği, göndermeyeceği gibi…

Zaten farklı bir şey olsa ne olurdu halimiz…

Geçtiğimiz günler, Celal Temel hocamın son kitabı nedeniyle düzenlenen söyleşide, biraz da kitabın adı nedeniyle ‘Batman’ın Mersin’e yakınlığı’ üzerine saatlerce konuştuk…

Her biri farklı yörelerden savrulup gelmiş ama hepsi de Mersin’i soluyan, bu kente tapan nice insan…

Binlerce yıldır nice medeniyete beşiklik etmiş, yüzlerce kez yıkılıp yeniden kurulmuş, son Mersin macerasını toplasanız 150 yıla sığdıran bu topraklar hep hoşgörüyü besledi, büyüttüler…

Levanten’ ler, Yahudiler, Araplar, Ermeniler, Rumlar ve elbette Türkler, Kürtler…

Birileri o en tehlikeliye oynasalar da, son tahlilde herkes bu kentte kimsenin kimseden daha kıdemli olmadığını anlamak zorunda…

Ne Karataş’ lı diye Özcan’ ı Karataş’ a göndeririz…

Ne de bir başkasının başına, kendisini diğerlerinden daha Mersin’ li sandığı için taç takarız…

Eyiceoğlu, sırf Özcan’ dan daha Mersin’li olduğu için seçim kazanacaksa vay halimize…

Girit’ ten, Mısır’ dan, Suriye’den, Filistin’den, Selanik’ ten gelenlerin torunlarıyla, Mardin’den, Muş’tan, Batman’dan, Diyarbakır’ dan, Gülnar’dan, Kayseri’den, Karadeniz’den gelenlerin çocukları hep beraber kuracaklar barış çağının aydınlık, müreffeh Mersin’ini…

Birilerinin eski tip siyaset anlayışını yıkarak…

   

Wimax teknolojisi, E-belediyecilik…

Wimax teknolojisi, E-belediyecilik…

Wimax ile ilgili ilk yazıyı kaleme alışımın üzerinden tam dört yıl geçmiş…

Bilgi çağının en önemli dinamiği kabul ettiğim interneti geniş halk yığınlarının hizmetine sunan, en kullanışlı ve ucuz erişim teknolojisini o günlerde dilimin döndüğünce anlatmaya çalışmışım…

İyi de nedir wimax ve neden önemli?

Başkasını bilmem ama benim interneti ilk kullanışımın üzerinden tam 15 yıl geçti…

Telekom’ un İstanbul Gayrettepe merkezine abone olma talebini anlatmanın bile deveye hendek atlatmaktan zor olduğu 1994 yılı…

Sonra 143 numarasını çevirerek, duyulduğunda mutluluktan uçuran o cızırtı sesi…

Derken hizmetin özelleşmesi ve 122 li numaralarla daha pratik, hızlı erişime kavuşmamız…

2000’ li yılların hemen başında kablolu ADSL, bugünlerde ise kablosuz internet bağlantı olanağını sağlayan çok daha pratik ve hızlı modemler…

Ama hepsinin ortak özelliği var…

Kablosuz biçimde veri aktarımı sağlasanız da, İnternet erişimi için mutlaka bir modeme ve modeme bağlanacak telefon hattına ihtiyacınız var…

İşte vimax bu iki olmazsa olmazı ortadan kaldırıyor…

Modem ve kablolu hat gibi bağımlılıklar yerine sınırsız özgürlüğü sunuyor kullanıcıya…

Cep telefonlarının birbiriyle iletişimini sağlayan baz istasyonlarına benzer yüksekçe bir direk..

Direğin yaydığı sinyaller sayesinde kullanılabilen internet bağlantısı…

Sistemin baz istasyonlarından farkı ise sağladığı geniş bağlantı aralığı ve daha da önemlisi bir küçücük çubuktan beklenmeyen büyüklükteki kapsama alanı…

Yüksekçe bir direk veya mekanın tepesine yerleştirilecek bir çubukla 50 km çapındaki bir bölgenin tümüne internet erişimi sağlamak mümkün…

Örneği Mersin’den verecek olursak;

52 katlı gökdelenin tepesine dikilecek bir çubukla, Tarsus’tan Erdemli’ ye kadar dileyen herkesi geniş bant kalite ve hızında erişimle buluşturmak mümkün olacak…

Hem de bugünlerde 10 dolar fiyatına gerilemiş bir kart sayesinde…

Ve sembolik denecek abonelik ücretleriyle…

Gelişmiş kentlerde ankesörlü telefonların yerini artık bir ekran ve klavyeden ibaret internet noktaları almış bulunuyor…

Meydan ve ana arterlerden sonra artık sokak aralarına kadar yaygınlaşmakta ve alabildiğine ucuzlamakta internet erişimleri…

Wimax’ ı ilk dile getirdiğimde en büyük hayalim, Mersin Büyükşehir Belediyesinin bu hizmeti Türkiye’de öncülük yaparak kente kazandırmasıydı.

Mersin yapamadı ama örneğin Fatih Belediyesi yakında ilçede yaşayan herkesin dilediği her noktadan, hiçbir bağlantı arayışına girmeden internete erişimini sağlayacak projeyi hayata geçirmeye hazırlanıyor …

Kurgulanan sistem sadece bireylere değil, farklı alanda pek çok projeye de olanak sağlayacak…

Örneğin çoğu kentte yapımı yıllar alan ve yer altına kablo döşenmesi nedeniyle hayli pahalıya mal olan güvenlik kamera sistemi (MOBESE) wimax sayesinde Fatih’ te kablosuz ve yüksek çözünürlük sayesinde çok daha kaliteli biçimde kurulabilecek…

Dünyada çok yeni olan kablosuz kamera uygulamasıyla tanışan ilk Belediye olacak Fatih…

Hem pratik ve ucuz hem de kaliteli sistem sayesinde ilçe güvenliği epeyi mesafe alacak…

Bu kadar da değil…

Wimax teknolojisi sayesinde kentin tüm meydanlarında, ana arterlerde ve parklarda mobil belediye şubeleri olarak tanımlanacak noktalar oluşturmak mümkün olacak.

e-devlet uygulamasını söylem olmaktan çıkarıp, hayata geçiren yatırım maliyeti düşük, kurulum ve kullanımı kolay en önemli erişim teknolojisiyle tanışan yalnızca Fatih değil…

İki turizm başkentinden biri sayılan Bodrum’ da da Emniyet Müdürlüğü, ilçenin güvenliğini sağlamak üzere kurulacak güvenlik kameralarını wimax bağlantısıyla izleyecek…

Dünyada sistemi başarıyla hayata geçiren ilk ülke ise Belçika…

Geçtiğimiz yıl hayata geçirilen proje sayesinde Belçika’ nın tümü sınırsız, sorunsuz, bedava denecek kadar ucuz internet şemsiyesine kavuşmuş durumda…

Rüya bu ya!

Yerel seçimlerin ardından Büyükşehir’i beş yıllığına yönetecek kim olursa olsun..

Kollarını sıvasa…

Wimax teknolojisini Mersin’ e getirse…

Bakın neler yapılabilir…

Kablosuz teknoloji ile 50 km lik alan içinde kalan herkes hiçbir bürokratik engelle karşılaşmadan internete bağlanma olanağına kavuşur..

Hafta sonu kaçamağı, yaz tatili için kente gelen tüm konuklar, her hangi bir büfeden satın alacakları 10 dolarlık bir kartla, sınırsız erişimin keyfini çıkarabilirler…

Bu ise Mersin’in cazibesini arttıran önemli bir faktör olarak her platformda kullanılabilir…

Kablosuz kameralar sayesinde tüm kent trafiği yol kenarlarına koyulacak ekranlardan gözlenebilir..

Araç kullanan herkes güzergahını buna göre belirler…

Kenti ilgilendiren tüm etkinlikler kablosuz kameralar aracılığıyla ana bulvarlarda yer alacak dev ekranlardan halka izletilebilir…

Her türlü ödeme, bankacılık, e-devlet hizmeti kentin her yerine koyulacak klavye ve ekrandan ibaret noktalarla dileyen herkese sunulabilir…

Ve en önemlisi…

Büyük yatırımlar gerektiren ve bakımı da oldukça pahalı kablolu güvenlik kameraları yerine internet üzerinden veri aktaran kablosuz kameralar sayesinde kentin en ücra köşeleri bile sürekli izlenerek, huzurlu bir yaşamın alt yapısı çok daha ucuza ve hemen hazırlanır…

Yerel seçimler arifesinde birbirinin benzeri yüzlerce proje öneren yönetici adaylarımız, eski tip söylemler yerine biraz da bilgi çağına uygun açılımlara kanat açsalar…

Çok şey mi istiyoruz, acaba?

 

 

 

Churchill ve polemik…

Churchill ve polemik…

Biz bugünlerde müzmin ana muhalif Baykal’ın, Başbakan Erdoğan’a yönelttiği “adam olamamışsın” sözcüğüyle başlayan tartışmaları bazen şaşkınlıkla, çoğu zaman da doğal gelişmelerin yansıması olarak algılıyoruz ama dünya örnekleri hiç te bu seviyede değil.

Peki, özellikle; çokça zekâ, biraz da edebi üslup gerektiren polemikler konusunda bu dünyanın en iyisi kim diye merak ediyorsanız, benim ölçülerimde sorunun tek yanıtı var:

Churchill..

İngilizleri, başta kaybettikleri 2. dünya savaşından zaferle çıkaran Başbakan…

Bugün bile cesareti yanında nükteleri, zeka dolu esprileriyle anımsanan o savaş yıllarının unutulmaz kahramanı…

**

Neler anlatılmaz ki onunla ilgili…

Bırakın “adamsın, değilsin” seviyesine inen tartışmaları…

Hoşgörü sınırlarını bile zorlayan rahatlıkta biridir Churchill.

2. dünya savaşının en acımasız cephelerine yetişmeye çalışırken, eşinin dünyaca ünlü bir zenginin yatında dolaştığı hatta aldattığı haberleri ulaşır kendisine.

Gösterdiği tepkiyi merak ediyorsunuzdur;

Uzak Doğu’daki yat gezisinde, zengin yat sahibi ile aşk yaşadığını öğrendiği eşi Sarah’ ı  Aman mutlu oldiye teşvik ettiği yıllar geçmesine rağmen bugün bile anlatılır…

**

İkinci Dünya Savaşı sırasında, Londra ilk kez bombalanınca, Alman gazeteleri unutulmaz manşet döşenirler:

"Bu daha bir şey değil, daha yeni başlıyoruz. Bu başlangıcın sonu "

Başbakan Churchill manşetlerin süslediği gazeteleri fırlatıp atar ve tarihe geçen cümleyi söyler:

"Bu başlangıcın sonu olamaz; bu olsa olsa bir sonun başlangıcıdır "

**

Londra’nın her akşam Almanlarca bombalandığı günlerde Churchill savaş yılgınlığına karşı radyodan halka hitap etmeye, bozulan moralleri düzeltmeye çalışmaktadır.

Bir akşam kapının önünden çevirdiği arabaya atlar, gideceği adresi şoföre yolda tarif eder.

Konuşacağı Radyoevinin önüne gelince şoföre sorar:

- Beni yarım saat bekleyebilir misin?

Karanlıkta müşterisinin yüzünü seçemeyen şoför cevap verir:

- “Özür dilerim, ama başbakan önemli şeyler söyleyecek, onun konuşmasını dinleyeceğim.”

Churchill, ilgiden hoşnut, iki sterlin uzatmış.

Şoför o günlerin hayli bol bahşişini almanın keyfiyle yerlere eğilerek selam vermiş:

- Siz bana bakmayın, kimin umurundaki Churchill, ben sizi bekliyorum, efendim.

**

 

Kendisini eleştiren muhaliflere daima en sert ancak her koşulda esprili yanıtlar vermiştir Churchill.

Özellikle o dönemin İngiliz medyası, bu tavrından dolayı vahşiliğiyle tanınan köpek türünü çağrıştırsın diye kendisine "buldok" lakabını uygun bulmuş, bu da yetmez gibi zaman içinde kendisini köpek olarak gösteren heykeller yapılmaya başlanmıştır.

Peki, o köpek heykellerini gören başbakanın tepkisi ne olmuştur dersiniz?

Evet güzel olmuş ama, bana pek benzememiş, çünkü benim yanaklarım buldoktan daha sarkık!

**

Avam kamarasının en renkli simalarından biri Lady Astor…

1919’ da girdiği parlamento yaşamını 1946’ da noktalayıncaya kadar Churchill ile kedi köpek gibi didiştiler ama birbirlerine karşı söyledikleriyle anılıyorlar bugün…

Lady Astor politikadan çekildiği 1946’ya kadar parlamentodan, çocuk ve kadın hakları, 18 yaşından küçüklere içki yasağı hakkındaki ünlü yasaları geçiren hayli karizmatik biri.

Parlamentoya girişi, 1919’da kocasının ölümünden sonra gerçekleşiyor ama, maşallahı var kadının..

Siyasete adımını attığı günden itibaren yatağına girmediği insan yok neredeyse…

Her şeye rağmen kocasından kalan paraların büyük kısmını hayır işleri, sosyal yardım için harcayan Lady Astor’un bazı ‘cümleleri’ günümüze de damgasını vuran cinsten:

Örneğin "Ben zengin adamın hiçbir şeyinden hoşlanmam... Sadece parasını severim" onun özdeyişi…

Lady Astor’ un en fazla çatıştığı kişi ise aynı zamanda en yakın dostu Churchill.

Bir gün Mecliste söz istemiş, çıkmış kürsüye..

Karşısında da devamlı laf atan siyasi hasmı…

Dayanamamış ağır biçimde sataşmış:

 "- Seninle evlenseydim, kahvene zehir koyar, acımaz zehirlerdim"

Churchill hemen cevaplamış:

"-Hasbelkader seninle evlenmiş olsam, hiç tereddüt etmez o zehirli kahveyi içerdim."

Churchill bu, İngiliz parlamentosunun en renkli siması ama başındaki tek bela Lady Astor değil ki..

Günün birinde bir başka bayan Milletvekili, oturduğu yerden sürekli sataşan Churchill’ e kürsüden haykırır:

“Sarhoş!”

Churchill bu, anında cevabı yapıştırır:

‘Hanımefendi, benim sarhoşluğum yarın geçer ama sizin çirkinliğiniz hayat boyu sürecek…

Bunlar siyasetçinin Parlamento çatısı altında sürdürdüğü polemikler…

Ama Churchill bunlarla yetinecek biri değil…

Örneğin en acımasız ağız dalaşlarına girdiği Bernard Shaw’ la sürdürdüğü diyaloglar var ki, nesilden nesile kaç yıl anlatılacak…

Shaw, bir oyununun ilk gecesine, Churchill' i davet etmiş ve davetiyeye de bir pusula iliştirmiş:
- "Size iki kişilik davetiye gönderiyorum. Bir dostunuzu alıp gelebilirsiniz. Tabii dostunuz varsa."

Churchill, hemen benzer bir pusula ile yanıtı göndermiş:
- "Maalesef o gece başka bir yere söz verdiğim için oyununuzu seyretmeye gelemeyeceğim. İkinci gece gelebilirim, tabii oyununuz ikinci gece de oynayacak kadar seyirci toplarsa."

**

Her siyasetçi gibi en güç koşullarda bile halkla ilişkilere, imaja önem veren biri Churchill.

Başbakanlığı sürdürdüğü o zor savaş yıllarında İstihbarat yetkililerini odasında toplamış ve sormuş:

" İngiliz halkı benim için ne düşünüyor?"…

Yarım ağızla yanıtlamış servis başkanları;

“Sir Churchill, zaten siz İngiliz halkının başına geçerken; savaş, kan, gözyaşı, açlık ve sefalet vaat ettiniz, halkın sizden başka ne beklentisi olabilir ki? "

Churchill ; " Hiç mi?.. Hiç bir şey konuşulmuyor mu " diye yineler..

Yetkililer sessiz kalır ama içlerinden cesur biri çıkar …

" Konuşulanlar var ama, ayıptır söyleyemem sir Churchill "

Churchill ; " Devlet yönetiminde ayıp yoktur ,lütfen açıklayın.. " diye ısrar eder .

Yetkili utana, sıkıla : " Sizin için iyi lider ama homoseksüel” diyorlar…

Churchill bir an düşünür sonra ağır ağır konuşur:

" İşte göreviniz de burada başlıyor beyler…İngiltere yi, Benim kıçımla değil beynimle idare ettiğimi halka anlatmak sizin işiniz…”

29 Mart sonrası CHP nasıl değişir? İzmir, Mersin’in önemi…

29 Mart sonrası CHP nasıl değişir? İzmir, Mersin’in önemi…

CHP’ nin çarşaf açılımını yerel seçimlere dayalı çıkıştan öte anlam yüklemesem de önemseyenlerdenim.

Çarşaflıları medya önünde partiye katma törenleri düzenleyenlerin tüm hesapları 29 Mart akşamı sandıktan daha fazla oy çıkarmaya dönük bir stratejinin parçası da olabilir. -ki buna inananlardan biriyim-

Ama ve her şeye rağmen, farklı hesaplara hizmet etse de, Türkiye’yi tüm renkleriyle kucaklamaya çalışan herkese saygı duyuyorum.

Bu algılamada kimin kafasının içinde ne olduğundan çok söylediğinin, yapmaya çalıştığının önemi var benim için.

Kendilerini belli cephelere hapseden fanatikler dışında toplumun büyük kesiminin de benzer düşünceler içinde olduğuna inanıyorum.

Tüm bunları söyleyen ve hiç birine itiraz etmeyen, aksine saygı duyan biri olmama rağmen, şu CHP’ yi ve ona yön vermeye kalkan, merkezinde/kıyısında/köşesinde saf tutmaya çalışan, yeri geldiğinde savunan teorisyen/taktisyenleri anlamakta güçlük çektiğimi itiraf etmeliyim.

Bu nasıl bir anlayıştır ki, hem çarşaflıların oyunu almaya yönelik bir oyun planını tasarlayacaksınız.

Sonra da seçim otobüsünüze binmeye çalışan –üstelik 30 yıllık CHP’ li olduğunu gururla anlatan- yaşlı başlı bir kadına -yüzüne tükürme dâhil-, her türlü fiziksel/sözel şiddeti, hakareti reva göreceksiniz.

Solculuğunuzdan, insana saygınızdan geçtim, bir kadına –hem de yaşını başını almış bir kadına-  seçim otobüsünde uygulanan şiddet görüntülerinden, o garibin başını açmaya çalışan güruhun tavırlarından hiç mi Rahatsızlık duymadınız?

Statükoyu savunmalarına rağmen kendilerini sosyal demokrat sananların çarşaf açılımının tek kelimeyle çarşafa dolandığı daha ilk testle ortaya çıktı..

29 Mart günü koyulacak sandıktan beklenen oy patlamasının, tam aksine o planı yapanların hanesine şimdiden ve hüsran olarak yazılacağı anlaşılıyor.

Keşke kısa vadeli ve seçimlerle sınırlı hesaplara dayalı oyunlar yerine samimiyetle çizilen uzun soluklu bir stratejisi olsaydı CHP’ nin…

İstanbul’ un çarşaflılarından gelecek oylar hatırına sahneye konan ilkel bir oyun ters tepmiş, daha ilk sahnede, ayağa sıkılan kurşundan beter, bumerang gibi dönüp, stratejistlerini yere sermiştir.

Tam burada CHP içinde bugün pek konuşulmayan ama 29 Marttan sonra mutlaka gündeme gelecek, daha da önemlisi sonuç ne olursa olsun yaşanacak kırılmanın –hatta hesaplaşma ve kavganın- taraflarının da şimdiden ortaya çıktığı anlaşılıyor.

Saflardan birini Deniz Baykal ve yakın çevresini oluşturan bürokratik elit –ki bu dar kadronun kendisini saf dışı bırakma hamlelerine rağmen Kılıçdaroğlu da aynı ekibin içinde- oluşturuyor.

Diğer cephede ise Gürsel Tekin’ in çevresinde toplanan şimdilik sesini ve halktan aldığı gücünü tam olarak genel merkeze yansıtamayan bir kadro var..

Çarşaflıları partiye kazandırmak isteyen de, ağzı çorba kokanları, karnını kaşıyanları CHP çatısı altında toplamaya çalışan da Gürsel Tekin’ le simgelenen o çizgidir işte…

Aslında Tekin yıllardır AK Parti’ nin sürdürdüğü çevreden/merkeze, varoş çocuklarının başlattığı yürüyüşün farklı bir kesitini oluşturuyor.…

Son olarak CHP’ nin apar topar TBMM’ ye sunmaya hazırlandığı nevruz ve 1 Mayıs’ ın bayram olarak kutlanmasını amaçlayan yasa önerileri de aynı oyun planının farklı adımları…

22 Temmuz seçimlerinden önce AK Parti iktidarını neden Kuzey Irak’a girmiyorsun, bombalamıyorsun diye topa tutan CHP…

Gaza getirdiği AK Partinin yeşil ışık yaktığı askeri harekata alkış tutan, hatta yürütülen operasyonun ardından “neden erken çekildiniz, kuzey Irak’ ta parça unuttunuz” diye eleştirmesine rağmen bugün “nevruz bayram olsun” önerisini yasa tasarısı olarak Meclise sunan da CHP…

Bunun neresi kötü diye sorarsanız?

Hiç kötü yanı yok…

Ama tıpkı çarşaflılara rozet takıp, üç gün sonra seçim otobüsüne binmeye çalışan 30 yıllık CHP’ li kadının çarşafını yırtmaya, yüzüne tükürmeye kalkışanların yaman çelişkisinde tanık olduğumuz gibi, bugün nevruzu bayram olarak kutlama önerileri yapanların, üç gün sonra Kürtleri yerden yere vurmayacaklarının garantisi yok ne yazık ki…

Bazı dostlarımız CHP’ nin yeni açılımına bakıp, yerel seçimlerin ardından kendini sol cephede gören aslan sosyal demokratların değişeceği/değişebileceğini iddia ediyor…

Baykal ve çevresindeki emekli bürokratlardan oluşan elit büroyu andıran ekibin başında olduğu CHP ne değişir, ne de değiştirir.

Yerel seçimlerden sonra CHP’ de değişim yaşanmasının tek koşulu Gürsel Tekin’ le simgelenen varoşların çevreden, merkeze yürüme gücüne, iradesine bağlıdır.

Bu yapıyla ve statükoyu temsil eden, ruhunu ona teslim eden Baykal ve ekibine rağmen böyle bir yürüyüş başlatılabilir mi?

Sorunun cevabı biraz da Mersin ve İzmir’in 29 Mart günü yapacağı tercihe bağlı…

Hiç merak etmeyin, Mersin ve İzmir’i kazanan Baykal ve ekibi bunu zafer gibi göstererek CHP’ nin sırça köşkünde oturmayı rahatlıkla sürdürür..

Çarşafa rozet takmasının üzerinden bir ay geçmeden, zorla açmaya çalışanların hafızası, hiç merak etmeyin seçimlerin ardından Nevruz’u bayram yapma önerisini de unutacaktır.

Aslında biz bir avuç insan, CHP’ ye, mevcut yöneticilerinin hiç umurunda olmayan bir misyonu yüklemeye çalışıyoruz.

Oysa halk her şeyin, tüm yaşananların farkında…

Çarşaflı da samimiyetine inanmadığı söyleme prim (oy) vermiyor, güney doğudaki Kürt’ te…

İddiamızın ispatı için çok fazla delile de gerek yok.

Objektif kamuoyu anketleri Diyarbakır’ la simgelenen seçmen eğiliminde CHP’ yi %1 lerin bile altında gösteriyor.

29 Mart günü Diyarbakır’da MHP hatta DP’ nin ardından 4. sırada çıkacak ve bir avuç memur dışında kent halkından tek oy almayan bir CHP…

Aslında Gürsel Tekin ile simgelenen hareket ne yaptığını çok biliyor…

Siyasi geleceğin, hatta olası bir iktidarın potansiyelinin tabanını, yerini üç aşağı, beş yukarı kestiriyorlar da, yer aldıkları parti buna hazır mı?

Daha da önemlisi iktidar olma derdi var mı?

Temel sorun budur…

Ve sorunun çözümü, belki de Türkiye’ nin yakın geleceğini belirleyecek en önemli soruda gizlidir…

Marka şehir yapmak, marka şehir olmak…

Marka şehir yapmak, marka şehir olmak…

Yerel seçimler yaklaşıyor ya…

Palavranın –isterseniz vaat deyin- bini bir para…

En kolayı da halkın karşısına para pul istemez önerilerle çıkmak…

Başkanlığına soyunduğu şehri “dünya kenti” yapacağını söyleyenler, hızlarını alamayıp ikinci bombayı patlatıyorlar:

Merak etmeyin hele bir koltuğa oturalım, söz buraları “marka şehir” yapacağız…

“Dünya kenti” olmanın da işkembe-i kübradan sallamanın ötesinde evrensel kriterleri var, “marka şehir” olmanın da…

Biir, Yılda on milyonun üstünde turist ağırlamayan hiçbir şehirden dünya kenti olmaz…

İkii, şehrinizin adı dünyada en çok anılan 100 kent arasında geçmeli..

Eskiden olsa “ne olmuş biz de o yüz içinde yer alıyoruz ya” der palavrayı atardınız, olur biterdi…

Şimdi öyle değil…

Bilişim çağı diyoruz; internet yetmezmiş gibi bir de Google çıktı, hiçbir yalanın yaşama olanağı kalmadı anlayacağınız…

Elin oğlu, arama motoruna giren dünyalı sayısına bakıp sizin kaç batman çektiğinizi yüzünüze pat diye söyleyiveriyor..

O nedenle sallamanın ötesinde şeyler yapmanız, inandırıcı olmanız lazım.

“Dünya kentinin”  yukarıda sıraladığımız iki olmazsa olmazı yanında daha bir sürü evrensel ölçütü var, sizi o kulvara taşıyacağını söyleyenlerin bilmediği ve asla bilmeyeceği…

(Meraklısına onlarca sayfa tutan uzunca listeyi gönderebiliriz)

Dünya kenti konusu öyle de, “marka şehir” yaratma iddiası ondan farklı mı?

Zorluk ölçüleriyle tartıldığında al birini vur ötekine…

Bugün Türkiye’ nin dünyada tanınan en önemli şehri –ister marka ister dünya kenti tanımında- İstanbul…

Üstelik ekonomik büyüklük sıralamasındaki yeri de hiç fena değil (dünya 36. lığı)

Ama İstanbul bile evrensel kriterlere göre ne dünya kenti ne de bir marka şehir tanımında değil ne yazık ki…

O nedenle güzel hayallere dalmadan önce sizi marka şehir yapacağını söyleyenlerin bir takım özelliklerine, kafalarının içindekine bakacaksınız…

Özellikle akıllarını nasıl kullandıklarına, daha da önemlisi var mı yok mu diye vizyonlarına…

Son zamanlarda şiddetlenen küresel kriz nedeniyle düne kadar belli alanlarda öne çıkan ve o öncelikler doğrultusunda markalaşan şehirler bile yeni arayışların içindeler..

Örnek mi?

ABD’ nin hatta dünya otomotiv sektörünün kalbi Detroit…

Düne kadar ağır sanayiyle öne çıkan şehir artık başka ülkelere kaptırdığı gücünü şimdi yeni yüzyılın çevreye ve insana duyarlı hangi sektörlerle geri alacağını sorguluyor.

Ama tüm dinamikleriyle, söyleyecek sözü olan herkesi arayışın içine katarak…

Detroit’ in en önemli hedefi ise kenti dünyaya tanıtacak yeni sloganın ne olacağı

Aslında markalaşma konusunda Amerika’ yı yeniden keşfetmeye gerek yok.

Çünkü ABD bu konuda tüm dünyaya yeterince ilham verecek örneklerle dolu…

Yeni dünyanın nabzının attığı New York, kendisini dünyaya özetin de özeti kelimeyle anlatıyor: “I love NY” (bunu bile uzun görmüş olmalılar ki love sözcüğünün yerine kalp işaretini kullanıyorlar)

Her yıl yaklaşık 50 milyon turist ağırlayan New York öyle de diğerleri farklı mı?

İşte birkaç ABD kenti ve o kentlerin kendisini tanımladığı sözcükler:

Arkansas: The Natural State (Doğal Ülke)

California: Find Yourself Here (Burada kendini bulursun)

Colorado: Fresh Air (Temiz Hava),

Kansas: As Big As You Think ( Büyük Düşün),

New Mexico: Land of Anchantment (Cazibe Ülkesi),

North Dakota: Legendary (Efsanevi),

Oregon: We Love Dreamers (Hayalperestleri Seviyoruz),

Texas: It's Like a Whole Other Country (Hoşlanacağın Diğer Ülke),

Utah: Live Elevated (Uzun Yaşamak),

West Virginia: Wild and Wonderful (Vahşi ve Harika)

 

ABD böyle de AB çatısı altında yer alan Paris, Londra, Roma, Berlin, Amsterdam, Madrid hatta daha küçük Brüksel, Zürih, Münih gibi kentler farklı mı?

Her birinin kendine özgü sloganı, kenti çağrıştıran çarpıcı sözcükleri var.

Bunlar işin para, kaynak değil vizyon, akıl gerektiren nispeten kolay yanları…

Peki bir kenti “marka şehir” yapmanın temelindeki olmazsa olmazlar, bir başka ifadeyle yeterlilikten geçtik gerekliliği tartışılmaz kriterler neler?

Öncelikle temizlik, güvenlik, konukseverlik gibi bırakın “marka kenti” herhangi bir beldede yaşayan insanların bile aradığı temel özellikleri sıralamaya gerek bile yok..

Ama yabancılar yanında kentte yaşayanların bile aradığı asgari ölçülerin bir çırpıda akla gelenlerini ifade etmeye çalışalım:

-Sağlıklı biçimde 50 hatta 100 yıl sonrasına göre planlanmış bir yerleşim,

-Yol, köprü, meydan, park, bahçe ve yerleşim yerlerindeki tüm yapılarıyla uyumlu estetik,

-Yakılan, yıkılan değil dünya mirası olarak kabul edilip korunan, kaybolma riskine karşı aslına uygun biçimde restore edilen kültürel değerler,

-Tarihi yapısının en doğru ve orijinal biçimiyle ortaya çıkarılıp dünya standartlarında tanıtım, -şehrin çağdaş ulaşımının planlaması, trafik dahil her konuda düzeni ve yönetim, pazarlama, iletişim alanlarında evrensel kriterlere uyum,

-Şehirde gezilecek, görülecek yer sayısı (turistin ilgisini çeken fotoğraf çektiği yerlerin çokluğu),

-buna bağlı olarak o şehre gelen turist (yerli, yabancı), bu turistlerin o şehirde kaldığı gün sayısı, bıraktığı para miktarı (unutmayalım "Marka şehir" olmak ürünlerinizi ucuz değil, pahalı satmaktır)

Çöp, yol, su, elektrik, kaldırım, asfalt gibi konuları –daha doğrusu sorunları- tartışan bazı kentlerin “dünya kenti”, “marka şehir” olma fantezilerine, onları marka sahibi, dünyalı yapacağını iddia edenlere gelince…

Onların hedefleri yerel seçimlerle sınırlı…

Seçilseler de, kaybetseler de…

Ya onlara güvenip oy veren, geleceğimiz adına umut besleyenlere…

 

60 fotokopi 3,3 milyar, deniz kenarında kafe 500 milyon…

60 fotokopi 3,3 milyar, deniz kenarında kafe 500 milyon…

Bir önceki yazıda Mersin Büyükşehir ile bilgi isteme konusunda yaşanan trajikomik olayları anlatmaya çalışmıştım.

Kaldığımız yerden devam…

Mersin Büyükşehir Belediyesi istemiş olduğum belgeler nedeniyle Maliye Bakanlığınca belirlenen tarife üzerinden 36 milyon tutan ücret yerine, 3,3 milyar talep edince oturdum aşağıdaki dilekçeyi gönderdim:

 

İstemiş olduğum belgelerle ilgili ücret tutarı olarak Belediye Meclisince belirlenen tarife gereği 3.300 TL (anlaşılması için eski parayla ifade etmem gerekirse 3 milyar 300 milyon lira) parayı Belediye veznesine yatırmam gerektiği belirtilmiştir.

Üstelik bu ücretlendirmenin Maliye Bakanlığınca yayınlanan Bilgi ve Belgeye erişim ücreti genel tebliğine dayanarak yapıldığı aynı yazıda iddia edilmektedir.

Oysa Maliye Bakanlığının Bilgi ve Belgeye Erişim Ücreti Genel Tebliğinin ilgili maddesi aynen şöyle demektedir:

Kurum ve kuruluşların ellerinde mevcut bulunan normal siyah-beyaz veya renkli yazıcı, tarayıcı ve fotokopi makineleriyle yazılması, taranması ve kopyalanmasında mahzur bulunmayıp da A3 ve A4 boyutlu kâğıtlara yazılarak, taranarak ve kopyalanarak verilebilecek veya iletilebilecek yazılı ve basılı bilgi ve belgelerin;

a) İlk on sayfası için herhangi bir araştırma, inceleme, yazma, tarama ve kopyalama ücreti alınmayacaktır.

b) İlk on sayfasından sonraki her sayfa için, talebe göre; siyah-beyaz yazma, tarama ve kopyalamada sayfa başına 50 Yeni Kuruş; renkli yazma, tarama ve kopyalamada sayfa başına 100 Yeni Kuruş ücret tahsil edilecektir.

c) İlk on sayfasından sonraki sayfalar için ortaya çıkacak araştırma, inceleme ve diğer maliyet unsurları ile sair giderler, kurum ve kuruluşlarca ayrıca tespit edilip, (b) ye göre belirlenen ücrete ilave edilecektir. Ancak, (b) bendi hükümlerine göre belirlenecek ücrete ilave edilecek bu tutar, hiçbir şekilde sayfa başına 5 YTL?yi, toplamda da 100 YTL?yi geçmeyecektir.

(b) ve (c) bentlerinde yer alan tutarlar ile 6 ncı sırada faks sayfası için belirlenen tutar, 1/1/2007 tarihinden başlayarak, her yılbaşı itibarıyla, 213 sayılı Vergi Usul Kanununun mükerrer 298 inci maddesinin (B) fıkrası uyarınca belirlenen Yeniden Değerleme Oranı kadar artırılarak uygulanacaktır.

 

Yukarıda kelimesi kelimesine yer verdiğim Maliye Bakanlığı genelgesinden de hiçbir tereddüde yer kalmayacak biçimde anlaşılacağı gibi 2006 yılında her bir A4 fotokopi bedeli olarak 50 Kuruş alınacak ve bu ücret her yıl yeniden değerleme oranını geçmeyecek miktarda arttırılacaktır.

Bu durumda her yıl ortalama yeniden değerleme oranı yaklaşık olarak %10 gerçekleştiğine göre 2009 yılı için fotokopi başına belirlenecek ücret 65 kuruş civarında olacaktır.

60 sayfalık belge için en fazla 40 TL istenmesi gerekirken kurumunuzun bilgi edinme kanununu pratikte yok eden bir anlayışla vatandaştan 60 sayfa belge için 3.300 TL talep etmesinin anlaşılır, kabul edilir bir yanı yoktur.

1-Belediyenin satın almış olduğu otobüslerle ilgili ben ihale dokümanlarını değil, araçları satan firmaların kurumunuza kestiği fatura fotokopilerini istedim.

2-Belediye bu fatura suretlerini ticari sır niteliğinde görerek vermeyeceğini bildirdi.

3-Belediyenin haksız gerekçesi karşısında Bilgi Edinme Kuruluna başvurdum. Bu konuda en üst düzey karar verici olan 9 kişilik kurul oy birliğiyle beni haklı, kurumunuzu haksız buldu ve istemiş olduğum fatura suretlerinin tarafıma verilmesine hükmetti.

4-Belge ücretleri ile ilgili Maliye Bakanlığı tebliği her kurum gibi Belediyeyi de bağlar. Belediye Meclisinin o tebliğ dışına çıkması mümkün değildir. Tebliğe göre de 2006 yılında belge başına 50 kuruş alınır ve her yıl ücretler yeniden değerleme oranlarına göre yeniden belirlenir.

5-İstediğim belgeler 60 sayfa değildir. Ben sadece otobüs satan firmaların fatura fotokopilerini talep ediyorum. Bir an için satan firmaların her otobüs için bir fatura düzenlediğini kabul etsek bile toplam ücret 3300 TL değil, olsa olsa 33 TL olabilir.

 

Talebimin yeniden değerlendirilerek yanıtlanmasını, bilgi edindirme talebimi aylardır çeşitli gerekçelerle geciktiren yetkilileriniz hakkında İç İşleri Bakanlığı başta olmak üzere her türlü şikâyet hakkım saklı kalmak üzere bir kez daha talep ediyorum.

 

Şimdi bu yazdıklarımı sonuna kadar okuma sabrını gösterenlerin “iyi de sonuçta ne oldu” sorularını duyar gibiyim.

Vallahi ben de bilmiyorum, ama bildiğim bir başka şey var.

60 fotokopiye 3300 TL talep eden Belediye Adnan Menderes Bulvarı üzerindeki sahilde yer alan 4 kafeteryayı (büfe adı altında) toplam 2000 TL fiyatla İmar Ltd. adlı şirkete kiralıyor.

Denize nazır kafeteryaların her birinin yıllık ücreti 500 TL ama vatandaşın istediği 60 fotokopi 3300 TL…

Yazarken ben bir tuhaf oldum.

Ya okurken siz???

 

60 kâğıdın fotokopi ücreti 3,3 milyar olur mu? (1)

60 kâğıdın fotokopi ücreti 3,3 milyar olur mu? (1)

Soru tuhaf olunca yanıtı ne olabilir ki?

Ama yaşadıklarımı anlatmadan önce kestirmeden yanıtı vereyim de, meraklısı dışında aşağıda yazdıklarımı okumayanlar bile bilgilensin.

Eğer söz konusu olan Mersin Büyükşehir Belediyesi ise, Allah kimsenin başına vermesin, 60 fotokopi kağıdı için günün birinde sizden de 3.300 TL (eski biçimiyle 3,3 milyar lira) istenebilir, haberiniz olsun…

Hem de aynı Belediye Adnan Menderes Bulvarı üzerindeki sahilde yer alan çay bahçelerinin her birini yıllık 500 TL’ ye kiralarken…

Afalladığınızı görür gibiyim.

En iyisi baştan ve detaylarıyla anlatmak…

Ne olduysa 2008 yılının son aylarında Mersin Büyükşehir Belediyesine yaptığım bir başvurunun ardından oldu.

Aslında Bilgi Edinme Hakkı kanununun yürürlüğe girdiği günden beri Mersin Büyükşehirle benzer süreçleri yaşamaktayız.

Zaman içinde vatandaşın istediği bilgiyi vermenin öyle gocunulacak bir yanı olmadığını da öğrendiler ama kolay olmadı…

Bazen bir takım konularda hemen kapanıveriyor, hiç beklenmedik tepkiler gösteriyorlar ya, olsun..

Sonuçta Türkiye’de her şeye rağmen çalışan bir sistem var.

Padişahlıktan farkımız da orada…

Er veya geç özellikle de Bilgi Edinme Kanununun sunduğu olanakların yardımıyla çoğu bilgi, belgeye ulaşıyoruz.

Er veya geç diyoruz ya, lafın gelişi…

Bazen o geç çok geç, daha da kötüsü hayli güç geliyor…

O 2008 yılının Ekim ayında, Büyükşehir’in satın aldığı 70 otobüsle ilgili fatura fotokopilerini istememin sonunda karşılaştıklarım da işte o geç ve güç kategorisine girenlerden…

Belediye bana 2006 yılında Mercedes Benz ve 2008 yılında da BMC firmalarından otobüsler satın aldıklarını ancak ticari sır olarak gördükleri faturaları veremeyeceklerini bildirdiler.

Ben de bunun üzerine geçmişten şerbetli olduğum meşakkatli yola çıktım.

Tuttum, Mersin Büyükşehir Belediyesini şeffaflık gereği zaten her zaman dileyenin bilgisine sunmak zorunda olduğu belgeleri ticari sır olarak saklamasının haksız ve mesnetsiz bir tavır olduğu iddiasıyla Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu’ na başvurdum.

Alanında Türkiye’ nin en yetkin insanlarından oluşan Kurul;

“Şeffaflık ilkeleri gereği kamu harcaması yapılmak suretiyle gerçekleşen ihale işlemlerinin açıklık içerisinde yapılması ve işlerin tamamlanmasından sonra da dileyen yurttaşın bu işlemlere ilişkin her türlü belge ve bilgiye sahip olmasının en doğal hakkı olduğuna”

karar verdi.

O kararın hem bana hem de karşı tarafa yollandığını bilmeme rağmen ve ne olur ne olmaz düşüncesiyle, kararın içeriğinden de söz ederek yeniden Mersin Büyükşehir Belediyesine başvurdum.

Aslında zaman içinde içeriklerini bildiğim o satın alma faturalarını biraz da “saklanacak ne var ki, bu kadar oyalandım” merakıyla oturup beklemeye koyuldum.

Konu hakkında bir yazı kaleme alınca olay kamuoyuna mal oldu.

Beni gören herkes bir süre sonra otobüs faturalarını sormaya başladı.

Derken birkaç gün önce Mersin Büyükşehir Belediyesi beklediğim –daha doğrusu beklemediğim hiçbir zaman da tahmin edemeyeceğim bir cevap gönderdi bana…

Cevapta, bana gönderilecek belgelerin 70 sayfa tuttuğu, bunların 60 sayfasının ücrete tabi olduğu ve Maliye Bakanlığının yayınlamış olduğu Genel Tebliğ gereği 60 sayfalık fotokopi için 3.300 TL’ yi (eski hesapla 3,3 milyar lira) Belediye veznesine yatırmam halinde dokümanların gönderileceği bildirildi.

Bunları okurken bile yorulduğunuzu hissediyorum.

Okurken bıkkınlık geçirdiğiniz süreçte –belki de birilerinin gayesi bıkıp vazgeçmemdi- ben yeniden ve kaldığım yerden yanıt gönderdim belediyeye…

Tüm gelişmeleri anımsattıktan sonra başvurumun sonuç bölümünde, dayandıkları Maliye Bakanlığı tebliğini de yanlış yorumladıklarını, Bakanlığın tebliğine göre en fazla 40 TL tutan fotokopi ücretinin 3300 TL olarak talep edilmesinin imkânsızlığını ve yanlışlığını şu cümlelerle kendilerine anımsattım…

Yerim doldu…

O başvuruda yer alan bilgiler bir sonraki yazıya…

 

Seçim masalları (1) –Siyaset Akademileri-

Seçim masalları (1) –Siyaset Akademileri-

Başlık özellikle ve özenle seçildi.

Anlatacağımız tamamen hayallere dayalı bir masal.

Hadi Kurtlar Vadisi’ nin ünlü fragmanıyla söyleyelim:

“Buradaki tüm olaylar ve kahramanlar tamamen hayal ürünüdür”

Aşağıda yer alanları okuyan Antepli de, İzmirli, Edirneli de hah tamam bu öykü bizi anlatıyor diyebilir.

Eminim Türkiye’ nin neredeyse tüm illerinde, ilçelerinde benzer şeyler yaşandı, yaşanıyor, daha uzun süre yaşanacak ta…

Örneğin siyaseti bilimsel yöntemlerle yaptığını gururla anlatan bir siyasi partinin yerel aktörleri, başka kentlere özenir, eçimlere bir, iki yıl kala Siyaset Akademisi diye, adı cafcaflı, içi boş proje atarlar ortaya…

Milleti çekmek içinde Siyaset Akademisinin önemi, her derde deva kerameti şöyle anlatılır:

“Yakında seçimler var ya”

Cevap verirsiniz:

-Eee varsa var…

“O seçimlerde bizim partiden aday olacak herkesin bu Akademiden mezun olması gerekecek bundan sonra”

-Yapmayın yahu, bunların hepsi palavra. Bu ülkede adaylar farklı yöntemlerle belirlenir.

İnsanları boşuna gaza getirmeyin.”

Kimseyi inandıramazsınız.

Katılımcılardan paralar toplanır, insanlar değerli zamanlarını bu Akademik! Çalışmalara ayırır, yaşlı başlı hanımlar, beyler ilk okul çocuğu heyecanıyla, dönem sonunda sınava bile girer, yandaki çalışkan! Arkadaşlarından kopya çekip siyaset mektebinden iyi dereceyle mezun olma derdine düşerler…

Mezun olmak, hele iyi derece, yerel yönetimlerde söz sahibi olmanın anahtarı ya…

Sonra anlaşılır ki, yerel seçimlerde adayların bu Akademi mezunlarından! seçileceği iddiası kocaman bir yalandır.

Zaten o Akademik! Çalışmalara ders veren hoca edasıyla katılan koca koca siyasetçilerin bile bir süre sonra gündeme gelen seçimlerde o partiden aday bile yapılmadığını şaşkınlıkla izlersiniz de, ısıracak parmağınız kalmadığı için dudak kemirir, kanatırsınız…

Hiç unutmuyorum.

O Siyaset Akademisinin tartışıldığı, kimlerin hoca, kimlerin öğrenci olacağının belirlenmeye çalışıldığı günlerdi.

Siyasi partinin genişletilmiş danışma kurulu toplantısında, yönetime muhalif oldukça da sert üsluba sahip bir arkadaş söz almış, başta il başkanı olmak üzere tüm teşkilatı yerden yere vurup, tümünü o kentin Büyükşehir Belediye Meclisinde fırıldak çeviren insanlar olmakla itham etmişti.

Salonda esen buz gibi havayı dağıtma işi toplantıyı yönetmek üzere uzaklardan gelen bir Milletvekiline düşmüştü.

Vekil eleştirileri yönelten arkadaşın sözünü kesmiş ve ona aklınca çok daha önemli bir soru yöneltmişti.

-Madem bu kadar eleştiriyorsunuz, birikiminizi arttırmak ve gelecek seçimlerde bir yerlere aday olmak için neden Siyaset Akademisine katılmıyorsunuz?…

Arkadaşın verdiği yanıtı ömrümün sonuna kadar unutmam mümkün değil:

-Akademide ders vermek içinse belki düşünürüm, almak içinse başkalarını bilmem benim ihtiyacım yok…

Ve Vekilin şaşkın bakışları altında terk etmişti toplantıyı…

Sonra ne mi oldu?

O Akademide ders veren bazı büyük ve önemli! Belediye Başkanları yetersiz bulunup genel merkezce aday bile gösterilmediler…

O Akademinin tüm derslerine! katılan, dönem sonunda yapılan sınavlardan (kimi kopya çekerek, kimi sınavları yapanlarla farklı muhabbetlerin içine girerek) bir şekilde iyi notlar alanlar bir yana, en üst dereceyle mezun! olduğunu iddia edenlerin hiç biri bırakın Belediye Başkanlıklarını, Belediyelerin Meclislerine yedek üye bile yapılmadılar…

Türk işi Siyaset Akademisi, Türk işi biçimde iddialı hedeflerle başlayıp, Türk işi hüsranla sona erdi..

İl Başkanını yerden yere vurup, Büyükşehir Belediye Meclisine katılan, partili arkadaşlarını yolsuzluklarla, hırsızlıklarla itham eden ve Siyaset Akademisine ancak ders vermek için katılırım diyen arkadaşa gelince…

Partinin yerel seçimler yaklaşırken İl/ilçe seçim kuruluna verdiği listeye bakarken gözlerime inanamadım…

Arkadaşım, inanılmaz suçlamalar yönelttiği teşkilat tarafından bir ilçenin Meclis üyeliği listesinin ikinci sırasına yerleştirilmişti…

Şansı yaver giderse, Büyükşehir Belediye Meclisine bile girecek konum uygun bulunmuştu kendisine, anlayacağınız…

Kimse üzerine alınmasın, herkesin seçim analizleri yaptığı, sonuçları kafasına göre çarpıp böldüğü bugünlerde ben, temsili demokrasinin çıkmaz dehlizlerinde kaybolan belden aşağı siyasetin Kurtlar Vadisini ve o siyaseti geçim kaynağı belleyen çapsızları yazacağım inatla

Bir başka gün, o Kurtlar Vadisinde Belediye başkan adaylarının nasıl belirlendiğinin masalını anlatırım nasılsa…

Kafa koparanların, pazarlamacıların, anahtar teslimi aday yapma işi tezgâhlayanların, bol sıfırlı akçalı ilişkilerin herkesçe bilindiği, konuşulduğu ama bir türlü kaleme alınmadığı/alınamadığı o en zor işi üstlenirim keyifle…

Bilimsel analizlerden çok bu türden yazıların rağbet gördüğü ülkemin çağdışı kalmış taşralı siyasetçisinin kahraman olarak yer aldığı ilginç masallar…

21. yüzyılın bilgi çağına, sanayi ötesi sınırları zorlayan gelişmiş ülkelerin demokrasilerine inat geri kalmış topraklarımın daha da gerilere düşmüş siyasetini anlatmak…

Bu vadide sisleri dağıtma adına benim de işim, gücüm bu olsun…

 

 

 

 

Subtropikal meyvelerin dünü, yarını…

Subtropikal meyvelerin dünü, yarını…

Yıl 1950…

Beyrut’ un sayfiyelerinde bir villa.

Villanın sahibi, geniş bahçenin verandasında Mersin’li konuğu Gabriel Butros ile oturmaktadır.

O sırada kapıya bir adam gelir. Bahçedeki ağaçlardan birini işaret ederek, defalarca ricada bulununca, Zengin Beyrutlu hizmetçisini çağırır. Adamın işaret ettiği ağaçtan bir iki meyve koparıp vermesinin söyler.

Ancak adamın derdi meyve değil ağacın birkaç yaprağından koparılıp verilmesidir.

Kapıda adeta yalvaran üstelik dilenciye benzemeyen adam verandada oturan ev sahibiyle konuğun da ilgisini çeker.

Meyve dururken işe yaramaz yaprağı ne yapacağını sorarlar.

Böbrek hastası olduğunu ve işaret ettiği ağacın yapraklarının derdinin dermanı anlamına geldiğini anlatır adamcağız.

İşaret ettiği ağaç o dönemde Akdeniz bölgesinde pek bilinmeyen avokado ağacıdır.

Gabriel Butros tanık olduklarından çok etkilenir.

Mersin’ e dönüşünde gördüklerini arkadaşı ve aynı zamanda avukatı olan Faik Saraçoğlu’ na anlatır.

Hukukçuluğu yanında narenciyecilikle de ilgilenen Saraçoğlu bir süre sonra avokadonun çekirdeklerinden elde ettiği fideleri Kargıpınar’ daki bahçesinin köşesine diker.

Şaşılası biçimde boy atar, kısa zaman sonra da yaprakları arasına saklanan meyveleriyle arz-ı endam eder avokadolar…

Mersinin bir bahçesinde yetişmeye başlayan avokadonun meyvesinden çok yaprağı ile ilgili söylenceler zaman içinde efsaneyi andırır biçimde dalga dalga yayılır.

Yaprağın şifalı olduğu özellikle de böbrek hastalığına iyi geldiğini duyan insanlar zaman içinde Saraçoğlu’ nun kapısını aşındırmaya başlarlar.

Zaman içinde sırf avokado yaprağı toplayan bir ekip kurar asıl mesleği avukatlık olan narenciyeci ve toplanan yaprakları torbalara koyup, üzerine nasıl kullanılacağına dair basılı kağıt koyarak, dileyenlere dağıtır.

Avokado gibi yaprağının da yabancısı olan halk zaman içinde böbrek hastalığına iyi gelen ürüne avukatın yaprağı adını verir.

Sonradan Kızılay’ a bağışlayacağı binanın arkasındaki (bugünlerde de Kızılay Mersin Şubesi olarak kullanılıyor) depo olarak kullanılan bölümden şifa arayan insanlara yıllarca Mersinin ünlü avukatı bedava olarak mesleğiyle anılan yaprakları dağıtmaya başlar.

Saraçoğlu Ölmeden önce adını taşıyan bir vakıf kurar ve Kargıpınar’daki bahçeyi vakfa bağışlar.

Günümüzde bile bu Vakıf her yıl, o bahçede yetişen narenciye yanında avokadoyu da ihale yöntemiyle satmaktadır.

Ben Mersinde yetişen avokadoyu ilk kez Balık Pazarının köşesindeki dükkanında rahmetli Göçtü’ nün bize sunduğu kebapların yanındaki muhteşem mezelerden bir çeşni olarak tattım.

Sonraları Kel Hasan’ ın (Hasan Tutar) Lagos tesislerinde avokadonun bal ile karıştırılmışından sarımsak ve limon ile terbiyelisine kadar çeşitleriyle tanıştım.

Yazıyı tamamlarken göz attığım sitelerden anladığım kadarıyla 1970 li yıllarda Dünya Tarım Örgütü FAO’ nun da yardımıyla Antalya-Mersin arasındaki bölgede ekilmek üzere Kaliforniya’dan fideler getirilmiş.

Yine bilimsel verilere göre günümüzde yaklaşık yarısı Mersin’de olmak üzere 400 bin kg civarında avokado yetiştirildiği anlaşılıyor…

 

Yıl 2008…

Tıpkı dünya gibi Türkiye ve Mersin küresel ısınmanın ilk etkilerini hissetmeye başlamıştır.

Denizlerdeki balık popülasyonu ve meyve ağaçlarında hafiften başlayan değişim bunun ilk ayak sesleridir.

Küresel ısınma tehdidini fırsata çevirme arayışlarına kafa yoran insanlar.

Örneğin Mersin Milletvekili ve Dış Ticaretten sorumlu Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen

Silifke civarındaki Kapızlı bölgesini dolaşırken, tüm üreticilerin hep aynı ürünleri, aynı zamanlarda yetiştirmesinin yarattığı sıkıntılara tanık olur.

Tanık olmakla da kalmaz, kafasında oluşturduğu çözüme dönük proje için düğmeye basar.

Akdeniz İhracatçı Birlikleri Genel Sekreteri Selami Gedik’ e subtropikal meyve yetiştirmek üzere tüm bölgeye örnek olacak model çiftlik kurma talimatını verir.

Milli Emlak Müdürlüğünden kiralanan topu topu 2 dönümlük bir alan ve bu alanda ne tür meyve yetiştirileceği üzerinde başlayan arayışlar.

Selami’ nin bu projeyi ilk anlattığı an aklımdan çıkmıyor.

Küresel ısınmanın Mersin’e sunduğu altın fırsatı olanak bulduğum her platformda anlatmaya çalıştığım günlere denk gelmişti, hayallerimle beslediğim projenin pratiğe geçme arayışları.

Her şey güzeldi de, seranın yapılması yanında içinde hangi meyvelerin yetiştirileceği, hepsinden önemlisi o meyve fidelerinin nereden ve nasıl temin edileceği yanıtı hayli zor sorulardı.

Bahtı açık projeymiş ki, imdadımıza Ahmet Tanrıverdi gibi bir deli! Yetişti.

Farklı ürün yetiştirme, farklının peşinde koşma uğruna bir ömür tüketmiş Ahmet…

Başkaları Paris’ ten arkadaşlarına kaliteli şarap ısmarlar ya, Ahmet kimselerin bilmediği meyve/sebzelerin, çiçeklerin tohumunu, bir süre sonra çimlendireceği çekirdekleri getirmelerini ister dostlarından yıllardır.

İşte Kapızlı’ ya hangi subtropikal meyve fidelerin nereden bulunup ekileceğine kafa yorulan günlerde bizi dinleyen Ahmet gülmeye başladı…

Meğer Kazanlı’ da bir dostunun bahçesinde hatta kendi evinin terasında başta yer kirazı olarak adlandırdığımız tarım literatürünün ünlü physalisi olmak üzere birkaç çeşit subtropikal fide yetiştirmiyor muymuş?

Gedik ile Tanrıverdi ele ele verip işe koyuldular.

Üç ay içinde Kapızlı’ daki sera kuruldu, fideler dikildi.

İnanmayacaksınız ama, hazırlık aşamasında ilk meyvelerini bile yedik Şubat ayının bir soğuk gününde…

Bir yıl içinde tüm bölge üreticisine örnek olacak, yetişen meyvesini yurt içi ve dışındaki pahalı marketlere pazarlayacak hayalleri süsleyen proje inatla ve inançla ete, kemiğe büründü birkaç ay içinde…

1950’lerin avokado macerasının bir benzeri yaşanıyor 2008’de…

Başta Bakan Tüzmen olmak üzere emeği geçenlere Mersin’in narenciye ve çilek arasına sıkışan makus talihinin değişmesi adına…

Yeni yüzyılın zor ve seçici pazarlarına kararlı bir küçük adımla girmeye hazırlanan kent adına..

Doğumunu gerçekleştirenlere teşekkürlerimizle, aramıza hoş geldin diyoruz yeni çeşnilerin topraklarımızda gözünü açan “yer kirazına”

 

Not: Avokadonun Mersin macerasını yazmamıza ilham veren Şinasi Develi’ ye ahde vefa adına minnet ve teşekkürlerimizle…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Akdeniz’ de “utanç duvarı” yalanı, kentsel dönüşüm gerçeği…

Akdeniz’ de “utanç duvarı” yalanı, kentsel dönüşüm gerçeği…

Yerel seçimlerin sonucu değil ama, sürecin kaderi belli oldu galiba…

Birileri gerginlik yaratıp yaratmadığına, sonuçlarına aldırmadan provokasyonlara pupa yelken koşacaklar hem de 29 Mart gününe kadar…

Nusayri Arapların yerel iktidar olma keyfini sürdürdüklerini bundan sonra da sürdürmelerinin Macit Özcan ile Kenan Yücesoy’  un koltuklarını kaybetmemelerine bağlı olduğunu ileri süren bildiri iki başkanı güç durumda bırakmaktan başa işe yaramayacak provokasyondu.

Allahtan her kesimden yalanlanarak yanıtını aldı.

Hem de başta iyilik yapacağını düşündüğü Özcan ve Yücesoy tarafından…

O saçma bildirinin mürekkebi kurumadan bu kez CHP Toroslar İlçe Başkanı Adnan Gündoğdu’ nun çok tartışılan sözleri geldi gündeme…

Gündoğdu, MHP Belediye Başkanının döneminde Kürtlerin Toroslar bölgesinde belediye binasına sokulmadığını, o dışlanan Kürtlerin kendileri Toroslar Belediyesini eski SSK Hastanesi başhekimi ile kazandıkları gün Belediyeye gireceklerini ifade ediyordu.

Biz de çıktık, eski dostluğumuzun gereği daha beter sözler etmeden Gündoğdu’ nun ileri sürdüğü iddiaların gerçek olmadığını anlattık…

İşimiz siyasi görüşlerine fazla aldırmadan, yalan yanlış şeyler söyleyen, daha da önemlisi söylemleriyle kent barışına dinamit koyan herkesi eleştirmek, doğru çizgiye çekmek…

Biz doğru bildiğimizi yapınca ister istemez birilerini de rahatsız ediyoruz.

Bu nedenle gereksiz yere düşmanlar ediniyoruz nedense…

İşin asıl can acıtan yanı, bir konuda bizi alkışlayanların bir başka olay nedeniyle tarafımızca en küçük bir eleştiriye uğrayınca bu kez kızmaya hatta küfretmeye başlamaları..

Alkışlayanların, eleştirenlerin, hatta küfredenlerin de canı sağ olsun…

O birileri adına küfredenler bir yana alkışlayanların da gazına gelmeden doğru bildiklerimizi yazıp çizmeye devam edeceğiz.

Arap Nusayrileri gaza getirmeye çalışanlardan, Kürt oylarını çekerim hesabıyla Toroslar Belediyesine Kürtlerin alınmadığı martavallarını nasıl eleştirdiysek şimdi çok daha önemli bir provokasyona pupa yelken koşanları da afişe etmek zorundayız.

En azından bundan böyle bu türden senaryolara bel bağlayanlara, yalan rüzgârlarıyla yelkenlerini doldurmayı hedefleyenlere bu politikaların karın doyurmayacağını anlatmalıyız…

Son yalan rüzgârını estiren HADEP’ in kapatılmasıyla otomatikman Demokratik Toplum Partili olan bir Akdeniz Belediye Meclis üyesi…

Akdeniz Belediye Meclisinin yaptığı bir imar değişikliğinin ardından, 2004’ te HADEP’ ten seçilen bugün DTP’ liyim diyen arkadaşımız Mersin’ de Kürtlere karşı ‘utanç duvarı’ yapıldığı iddiasını atıyor ortaya…

Aklı başında hiç kimsenin ciddiye almayacağı sözleri sarf eden sokaktan biri değil de, sorumluluk yüklenmesi gereken Meclis üyesi olunca konuyu geçiştirmek bir yana, üzerinde çok daha dikkatle durmak gerekiyor.

Üstelik Mersin’in varoşlarını yaşanabilir, sağlıklı, çağdaş hale getirmek gibi bir hayalimiz varsa…

Üstelik bunu sağlamanın tek yolunun halkla birlikte ortaklaşa gerçekleştirilecek kentsel dönüşüm projelerinden geçtiğine inanıyorsak…

Daha 29 Mart 2009 günü o koltuğa oturacak Belediye Başkanının kim olacağını bilmeden şimdiden olası bir değişim, dönüşüm projesine karşı çıkmak, başkaları bir yana Akdeniz Belediyesini kazanma şansı olan DTP’ ye ve onun adayı Fazıl Türk’ e en hafifi deyimiyle partili eliyle tuzak kurmaktır.

(Akdeniz Belediye Başkanı olmak için 35 bin oy gerekiyor. İlçede en fazla 25 bin oya sahip DTP yanında her kesimden 10 bin ‘farklı’ seçmenin desteğini almak, bunun için de radikal söylemlerin ötesine geçmek, herkesi kucaklamak gerekiyor.)

Hele Belediyenin zorunlu olarak uygulamak zorunda kaldığı “Adana-Mersin hızlı tren hattı” güzergahının bazı bölümlerinin çocukların yaşam alanı güvenliğini sağlamak amacıyla koruma altına alınmasını, İsrail’ in Filistin’e dönük inşa ettiği “utanç duvarına” benzetmek bir tabandan beslenen radikal kesimin hoşuna gidebilir ama gerginliklerden bıkan, yorgun düşen sessiz çoğunluğun tepkisini çeker…

Hele bu sessiz çoğunluğun bir bölümünün oyu kazanılmadan seçimi alması imkânsız Fazıl Türk’ e bu tür gergin söylemler ne getirir?

Dile getirilen görüşler bununla sınırlı kalsa iyi…

Hızlı tren hattı güzergâhına güvenlik şeridi oluşturulmasını utanç duvarına benzeten açıklamanın ilerleyen bölümlerinde iş iyice kontrolden çıkıyor ve inanılması güç iddialar dile getirilmeye başlanıyor..

Akdeniz Belediye Meclis üyesine göre Belediye meclisinden geçen uygulama, “planlı bir tutumun parçası ve asıl amaç Kürtlerin yaşadığı mahallelerin dev duvarlarla bölünecek olması…”

Nutkumun tutulduğu zamanlar ne diyeceğimi şaşırır, “haydaa..” diye bağırırım…

Kürt mahallelerinin bölünme iddiasını ilk duyduğumda da ağzımdan aynı sözcük döküldü:

“Haydaa”

İddia sahibi de çok iyi biliyor ki, bu kentte atanmış, seçilmiş hiç kimsenin bu türden ayrıcı dev duvarlar planı da yok, öyle bir derdi de

Tam aksine Mersin’i seven herkes, hepimiz ortak akılla, şu anda birilerinin görünmez duvarlarla dışsallaştırmaya çalıştığı, o Mersini kuşatan tüm varoşları kimliklerine bakmadan kentselleştirmeye, çağın gerektirdiği koşullarda yaşayacakları kaliteli mekânlardan oluşan vahalara kavuşturma derdindeyiz.

Gerginliklerden medet uman kışkırtıcı söylemlere inat, bunu başarmak zorundayız, Mersin sevdamızdan beslenen güçle başaracağız da…

**

CHP, MHP, DTP’ ye teşekkür borcumuz var…

Gerginlik taşeronlarının seçim bürolarına yönelik saldırılarını siyasi partilerin el birliğiyle kınaması da bu başarma inancımızı pekiştiriyor.

DTP’ ye yönelik saldırıların MHP İl Başkanlığınca yarım ağızla değil, güçlü biçimde kınanması,

CHP İl Başkanı Yılmaz Şanlı’ nın bir yanlara çekiştirmeden, istisnasız tüm saldırılara gösterdiği tepki,

DTP Akdeniz adayı Fazıl Türk’ün 2005’ te yaşanan bayrak provokasyonu sırasında o günlerin MHP Genel Başkanı Bahçeli ve il başkanı Mahmut Tat’ ın gösterdiği duyarlılık nedeniyle seçim dönemi hesaplarına aldırmadan içtenlikle teşekkür etmesi,

Hepsi ama hepsi Mersin’in birilerine inat ortaya koyduğu birlikte ve barış içinde yaşama iradesini pekiştiren kutlanması, kutsanması gereken davranışlar…

Her ne kadar şu ana bir açıklama gelmese de, AK Parti’ nin bu konularda farklı düşünmediğini, aksine birleştiricilikten yana inançlı bir tavrının olduğunu biliyorum.

Gerginlikleri red eden, barış içinde yaşama iradesini ortaya koyan herkese, siyasi kimliğine aldırmadan en içten teşekkürlerimizle…

 

 

Soda Sanayi atıkları OSB’ ye nasıl taşınır? Anılar….

Soda Sanayi atıkları OSB’ ye nasıl taşınır? Anılar….

Ben mi yaşlanıyorum yoksa Mersin mi uyuyarak hafızasını temizliyor?

Galiba ikisi de doğru.

Geçmişe eskisinden daha fazla göz atmaya, eski yazılarıma, mazide kalmış haberlere bakıyorum da aynı minval üzere giden ama hiçbir şeyin değişmediği bu kente egemen olan kısır gündem ürpertiyor beni..

Tanık olduğum nice olay, yürek burkan hatta dağlayan nice tezgah, dümen…

Çevrilen nice fırıldak…

Sonra da hiçbir şey olmamış gibi, balık hafızasından cesaret aldıkları toplumun karşısına çıkan bir zamanların yolsuzluk, uğursuzluk şampiyonu sahte kahramanların kurtarıcı olarak yeniden sahneye fırlayışları…

Onların gerçek yüzünü bilmenin ve o bildiğiniz gerçeği unutanlara anımsatma sorumluluğunuz…

Halkın yerel seçimler gibi çok önemli konularla yatıp kalktığı bugünlerde, siyaset konusunda söyleyecek çok ta fazla sözü olmayan benim gibi insanların kendilerine farklı bir uğraş alanı bulması gerekiyor…

Üstelik haftada birkaç kez yazma alışkanlığınız, gördüğünüz her türlü çarpıklığı, hırsızlık tezgâhını okuyucuyla paylaşma derdiniz varsa…

Yine öyle yaptım…

Yerel siyaset, kenti kurtarmak gibi ulvi amaçlarla yola çıkan kahramanlar, sevgililer gününde on binlerce gül dağıttığını iddia ederek kentin ana caddelerini güllerle bezeyenler-…

İşsizliği bitirecek mucize çözümlerle 29 Mart akşamını iple çekenler…

Her şeyi, herkesi 1 Nisan şakası yapacağım güne kadar kendi haline bırakıp, arşivlerime göz atayım istedim…

Tarih 14 Nisan 2006…

O günlerde İstanbul’ un muhtelif yerlerine atılmaya başlanan zehirli variller nedeniyle Çevre Bakanlığı hayli revaçta…

Konu hakkındaki görüşleri merak edilen dönemin Çevre Bakanı Osman Pepe –sahi bir zamanlar o isimde bir bakanımız vardı değil mi?- bir televizyon kanalının konuğu…

Sorular zehirli variller üstüne ama, Bakan birdenbire mevzuyu Mersin’ de o günlerde yoğun biçimde tartıştığımız yeni çöp alanı meselesine kaydırıyor…

Hadi balık hafızasından sıyrılıp hep birlikte anımsayalım:

O günlerde, Çavuşlu bölgesindeki vahşi çöp depolama alanını, Büyükşehir Belediyesi Çimsa’ nın kuzeyindeki bölgeye taşımak istemekte ancak rahmetli Kadri Şaman’ ın başında olduğu MTSO ile yardımcısı Şerafettin Aşut’ un başkanlığını yaptığı Organize Sanayi Bölgesi yönetimi kurulmakta olan 2. OSB nin olumsuz etkileneceği iddiasıyla buna karşı çıkmaktadır

Nasıl olduysa çok önemli bir haber kanalında konuşan Bakan Pepe birden ülkeyi ilgilendiren konuları bir yana bırakır ve sözü Mersin’e, Mersindeki çöp alanı tartışmalarına getirir…

Mersin’de yeni çöp alanı ile ilgili yaşanan kavgayla ilgili, dili ve üslubu hayli sivri Osman Pepe, aklı eren insanların kanını donduran şu sözleri sarf eder:

“Kafasız, insafsız, ufuksuz insanlarımız var… Mersinde çöp konusundaki büyük ayıbı ortadan kaldırmak lazım. Yer aradılar, alternatifleri bana da gösterdiler. En uygun yere MTSO karşı çıktı. “Biz buraya Organize Sanayi Bölgesi yapacağız, bu nedenle çöp fabrikası istemiyoruz” diyorlar.

Helikopterle belirlenen yerleri incelerken bir de ne göreyim: Çöp dökülmesin diye karşı çıkılan boş yerlere Sodanın tehlikeli atıkları atılıyor. Gerekli tedbirlerin hiç biri alınmamış. Tehlikeli atıklar görülmüyor ama siz buraya çöp fabrikasına karşı çıkıyorsunuz. Soda tesislerinin tehlikeli atıklarına göz yumuyorsunuz”

CNN ekranlarından yansıyan yukarıdaki sözler, noktası virgülüne dokunulmadan 17 Nisan 2006 tarihli Mersin Gazetesinde manşetten verilir.

Bakanın “Kafasız, insafsız, ufuksuz insanlarımız var” sözlerinden kendimize de bir pay çıkarır, 20 Nisan 2006 günü oturup konuyu enine boyuna ele aldığımız bir yazı döşeniriz…

Üstelik Bakan Pepe’ nin tehlikeli atık olarak nitelendirdiği Soda Sanayi tesislerinin atıklarının OSB’ ye dökülmesinin önünü açan “ÇED Gerekli değildir belgesini” de manşetten yayınlayarak…

Çevre Bakanının tehlikeli atık dediğine, Pepe’ nin emrindeki Çevresel Etki Değerlendirmesi ve Planlama Genel Müdürlüğünün “çevresel etki değerlendirmesi gerekli değildir” belgesini nasıl verdiğini sorgulayarak…

Altında Bakan adına Genel Müdür Osman Tüzün imzalı belgeyi gazetenin tepesinden bazı gözlere sokarak…

8 Mart 2004 ÇED Gerekli Değildir Belgesinde şu bilgiler yer almaktadır:

Proje sahibi Soda Sanayi A.Ş.

Projenin yeri: Mersin İli, Tarsus İlçesi, II. Organize Sanayi Bölgesi

İlginç çelişkiler ülkesi Türkiye’ nin Çevreden sorumlu Bakanının tehlikeli atık olarak tanımladığı proses atıklarını ÇED gerekli değildir belgesiyle aklayarak OSB’ ye dökülmesine onay veren Bakanlık bürokrasisine şapka çıkarmak amacıyla kaleme aldığımız o yazıda ele aldığımız tuhaflıklar bundan da ibaret değildi.

Bakanın isyan ettiği atıkların dökülmesine onay veren Bakan adına imzalı belge…

O ibretlik belgeye dayanarak atıklardan doğrudan etkilenecek Bahçeli Belediyesine hitaben yazı döşenen ve “ÇED gerekli değildir” kararının yöre halkına duyurulmasını emreden İl Çevre Müdürlüğü…

Bu kadar mı?

Elbette değil…

Söz konusu karar ve belgeler bir yana, Mersin Valiliğine bağlı İl Özel İdare Müdürlüğü 1.6.2004 tarihinde Soda Sanayi kuruluşuna atıkları için aranan adresi gösterir…

Mersin İl Özel İdaresi 56/4402 sayılı izinle Soda Sanayi’ ne atıklarının Organize Sanayi Bölgesi ağaçlandırma alanına dökebileceğini bildirir…

Peki soda sanayi atıklarına o Bakan isyanına aldırmadan izin veren bakanlık bürokratları, İl Çevre Müdürlerinin inanılmaz hoşgörüsünün ardından kimler o netameli atıkların Soda Sanayi sahasından çıkarılıp, OSB sahasındaki ağaçlandırma alanına dökülmesi işini üstlendiler?

İşi üstlenenlerin ayrıcalıkları daha da önemlisi siyasi akrabalıkları var mıydı?

Soruların yanıtları ve daha fazlası o 2006 Nisanında kaleme aldığımız yazılarımızda yer alıyordu…

O yazıları arşivden indirip bugünlerin anlam ve önemi çerçevesinde güncelleştirmek…

Unutkan hafızalara yeniden anımsatmak…

Elbette yapacağız bunu…

Ama yazılacak konu çok derin, yerimizse doldu…

Devam edeceğiz her yanıyla ilginç konuya…

      

Nazım’ ın mezarı ve Enstitüsü Mersin’e…

Nazım’ ın mezarı ve Enstitüsü Mersin’e…

Alfabeden sonra onun şiirleriyle adım attım hayata…

İlkokuldan başlayarak ezberledim, bunaldıkça onun yazdıkları güç verdi bana…

Neler çektiğini gerçekten anlamam için Varna’ da denize karşı komaya girmiş halimle bağırmam gerekecekti onun o canımı acıtan, yüreğimi yakan dizeleriyle…

“Karşı yaka memleket, sesleniyorum Varnadan, 
işitiyor musun,  Memet! Memet! 
Karadeniz akıyor durmadan, deli hasret,
deli hasret  oğlum, sana sesleniyorum,  işitiyor musun?
Memet! Memet!”

Memet işitti mi bilmiyorum ama 58 yıl sonra birileri duydu Nazım’ın feryadını…

Kendisi öldükten 40 yıl sonra…

Vasiyetini bilmelerine rağmen kemiklerini sızlatanlara inat, Türkiye’de solculara nazire yapan bir iktidar çıktı ve 1951 de vatandaşlıktan çıkarılan “evrensel” kimlikli, dünya vatandaşına ölümünün 40 yılında da olsa vatandaş olmanın kapılarını açtı.,

Kimbilir bakarsınız birkaç yıl sonra o ünlü şiirindeki vasiyeti de gerçekleşir…

Ne diyordu mavi gözlü dev:

"Yoldaşlar, nasip olmazsa görmek o günü,
Ölürsem kurtuluştan önce yani,
Alıp götürün
Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni.”

Bugünlerde Mersin’i ülkenin demokrat, özgürlükçü, tüm inançların ve etnik kimliklerin birbirine saygılı vahası haline getirmeye çabalayan bir avuç insan Nazım’ ın mezarını bu kente getirmeye çabalıyor…

Dilekler tutarsa, dibine gömülmeyi özlediği çınar ağacının beslendiği Anadolu topraklarına kavuşacak yıllar sonra…

Bedeni görmese de, ruhu yıllar sonra buluşacak bu gökler altında onu özlemle bekleyen yoldaşlarıyla…

Yaşarken zindanları reva gördüğümüz o büyük ustayı, bu saatten sonra ahde vefa adına bile olsa Mersin’ de 68’liler Derneğinin ormanında bir çınarın dibine taşıyabilmek…

Unutanlara anımsatmak, kendisine çektirdiklerimizin utancıyla yüzleşmek…

Sırf Nazım ve kendisi gibi düşünenler zindanlarda çürüsün diye o birilerinin çok övdüğü tek partili dönemde icat edilen 141 ve 142. maddeler…

Oysa Nazım’ın idamı anlamına gelen 1938’deki 20 yıllık hapis cezasının verilmesi sırasında görülecekti ki, 141 ve 142. maddeler şiddeti içeren suçlar için geçerliydi ve çileli Nazım’ın şiddetle uzaktan yakından ilgisi yoktu…

Ne gam!!!

1938’de oturup bir gecede yasanın kapsamını değiştirdiler…

O günlerin ünlü Yavuz ve Harp Okulu davalarında, suçlananların, her ne olursa olsun mahkûm edilmelerini kafasına koymuş iktidara rağmen 141 ve 142. maddeleri o haliyle uygulanmasında bile zorluklar! ortaya çıktı. O günlerin demokrasi dışı maddelerinin suç oluşturması için cebir unsurunu şart koştuğu ve bunun uygulamadaki güçlükleri ortaya çıkınca 141 ve 142. maddeler bir küçücük değişime uğradı. Şiddet, cebir bir yana, bazılarının düşünmesi bile 15/20 yıldan başlayan hapis cezalarına çarptırılmaları için yeterliydi.

Peki ortalama insan ömrünün 50/55 yıllarla sınırlı olduğu 1930’larda ne yapmıştı da zincirlere bağlanmıştı Nazım?..

Yavuz adıyla ünlenen bir davadan 20 yıl yiyecek hangi suçu işlemişti?

Yeni neslin anlaması hayli zor bir belaya bulaşmıştı çileli şair…

İddianamenin temel dayanağı “kitap okuma” suçu idi..

1938 Nisanında Hikmet Kıvılcımlı ile başlayan sürek avı Haziranın son haftası Nazım’ a dayandı.

Bir sabah evinden aldılar, kelepçeli halde Kadıköy iskelesine getirdiler.

Motorla Adalar açığında bekleyen Erkin gemisine çıkardılar. Hücre niyetine ilk günler tuvalete, sonra sintine ambarına kapattılar şairi..

Gözaltı ve yargılamanın gemiyle ne işi olabilir diye düşünenler olabilir.

Deniz Kuvvetlerine katılan eski yolcu gemisi Erkin’i hücreleri, sorgu odaları, mahkeme salonuyla, yargılamalara müsait tam teşekküllü bir platforma dönüştürmüştü o günlerin CHP iktidarı.

Yargılamanın nerede başlayıp nerede biteceği de belli değildi. Çünkü gemi ikide bir yer değiştiriyordu. Adalar önünde başlayan trajikomik mahkeme Silivri açıklarında sürdürdü duruşmaları…

Tanımlanmaya kalkıldığında "kitap okumak" tan ibaret bir dava…

Kitap Sevenler Derneği” kuran Hikmet Kıvılcımlı, o kitaplardan bir iki tanesini donanmada görevli asker kardeşine okusun diye veren Kerim Korcan adlı genç…

Ve araya sıkıştırılan aslında kalemi çok önce kırılmış Nazım Hikmet

Türkiye’ nin çok fazla konuşulmamış o yargılama süreci, ne yazık ki hukuki anlamda öylesine utançlarla doluydu ki…

Örneğin elden ele verildiği iddia edilen kitapların zararlı yayın olup olmadığı hususu, sanık avukatlarının talebi üzerine Adalet Bakanlığına sorulmuş, gelen yanıtta “listede yer alan kitapların Türk vatandaşının okuması için neşredilen yayınlar olduğu” belirtilmişti.

Bu durumda davanın düşmesi gerekirdi ama öyle olmadı.

Görüşleri sorulan savcı, hukukumuzun hafızasına kazınacak ünlü cümleyi söyleyiverdi:

“Biz bu davada delil arayacak kadar saf değiliz”

Gerçekten de delil arayacak kadar saf değillerdi ama alabildiğine kararlıydılar hüküm vericiler…

10 Ağustos 1938 günü başlayan dava 29 Ağustos pazartesi gecesi sona erdi…

Heyet Başkanı Nazım’ ın gözlerine baka baka okudu kararı:

"Siyasi fikirleri, mazisi, neşriyatı ve evvelki mahkûmiyetleri ile pek aşikâr bir suretle bir komünist propagandacısı olduğu anlaşılan"

“Üstelik donanmanın dağıtılması ve ihtilale maruz kalmasına" yol açmak istediği belirtilerek, 20 yıl ağır hapisle cezalandırılmasına karar verildiği açıklandı…

Yasalara göre üçte biri indirilince geriye kalan 13 yıl 4 ay, önceki davada aldığı 15 yıla eklenerek, ceza 28 yıl 4 ay ağır hapis

Ölünceye kadar kamu hizmetinden mahrumiyet, cezaevinde kaldığı sürece de hacir altında tutulmak…

Kitap okumanın, şiir yazmanın, birilerinin dayattığı tek tip düşüncenin dışına çıkmanın, aykırı olmanın cezası ölümle eşdeğerdeki 28 yıl hapislik…

1950 affıyla dışarı çıkan Nazım 141-142 gibi maddelerin Demokles kılıcı gibi sallandığı ülkede yaşamanın düşünen beyinler açısından anlamını bildiği için alıp başını gitti..

Ne ilginçtir o ünlü maddeleri kaldırmak solculuğu yüzlerine gözlerine bulaştıran kesimin yıllarca küfrettiği Turgut Özal’ a kısmet oldu…

Tıpkı bugünlerde çok kızılan, dinci! AK Partinin 1951’de yurt dışına kaçmak zorunda kalan dünyalı Nazım’ı yeniden Türkiye vatandaşlığını iade etmesi gibi…

Şimdi sıra bizde…

Öncelikle Nazım’ı Anadolu topraklarının bu güzelim parçasına, Mersin’de kendisi için hazırlanan çınarın dibine taşımak…

Ardından Mersindeki bir Üniversitenin öncülüğünde Nazım Hikmet Enstitüsünü bu kente kazandırmak…

Kendisi bizi bağışlar mı bilinmez ama en azından belki biz onu sevenler huzur buluruz varlığını daha yakınımızda hissederek…

 

Yargısız infazın 10.yılında Ahmet Kaya'ya mektup

Yargısız infazın 10. yılında Ahmet Kaya’ya mektup…

Üzerinden on yıl geçmiş 12 Şubat 1999’un…

Bilmem hatırlıyor musun o akşamı…

Baharı karşılamaya hazırlanan ülkeme inat İstanbul’un o karlı, soğuk gecesini…

Çok ta ilgini çekmeyen, beş yıldızlı otellerden birinde kim bilir kaçıncısı düzenlenen magazincilere malzeme yaratacak cinsten, olağan gecelerden bir geceydi işte…

Sonra sana verilecek ödülü almak üzere sahneye çıktın…

Sahneye de yabancı değildin, ödüle de… Müzik desek zaten hayatındı…

Çıktın ve birkaç türkünün ardından ödülünü alırken salonu dolduranlara birkaç kelam etme hatırına, o unutulmaz hayalini anlatma gibi bir “yanlışa” bulaştın…

Çok yalın, çok masum, çok anlamlı bir hayaldi oysa…

“Günün birinde Kürtçe seslendireceğin bir türküye klip çekmek ve bu klipi yayınlayacak cesarette bir televizyon bulma” özlemini dile getirmeye kalktın.

Ne eksik, ne fazla, hepsi bu…

Eğer suçsa, tüm benliğinle bedelini ödemeye hazır olduğun o günah gecesinin! hesabını orada kapatmadılar kerameti kendinden menkul infaz memurları…

Kürtçe bilmez Ahmet’in o hayali nasıl da rahatsız etmişti birilerini…

Elbette anımsarsın, ben bile unutmadım, onca yıla rağmen de unutamıyorum…

Seni linç etmek amacıyla çevreni kuşatanlardan canını kurtarma çaban, üzerinden geçen on yıla rağmen bugün gibi hafızamda canlı…

Ya ertesi gün linçin daha büyüğüne soyunanlar…

Medyamızın amiral gemisinin baş kazarı, bugün Ergenekoncuları savunurken sıkça dile getirdiği “yargısız infazın” en acımasızını nasıl da sana reva görmüştü…

Sahi anımsıyor musun?

Ben unutmadım…

Senin doğduğun günlerde köşesine kurulmuş ve bir daha asla terk etmemiş biri, adını anmadan “yaratık” diyordu senin için ve şu sözcüklerle devam ediyordu 14 Şubat 1999 tarihli köşesinde:

“Ciddiye alsan değmez. Çünkü hançeresinden çıkan sesin ona para kazandırmasından başka, insan olarak hiçbir ‘‘artı’’sı olmadığı fizyonomisinden akan bir tip.

Ara sıra ekrana yansıyan görüntüleri zaten, türkü söylemeseydi kötü bir bar fedaisi olurdu dedirtiyor.

Zemzem kuyusuna karanlık bir gecede işemek var, gazetecilerin bol olduğu bir yerde aynı haltı karıştırmak var.

O elbet ikincisini seçmiş:

Magazin Gazetecileri Derneği'nin ödül töreninde, yani herkesin keyifle, mutlulukla bir gece yaşamak için geldiği bir ortamda yiğitlenmiş. O kadar yiğitlenmiş ki, tutmuş, ‘‘Kürtçe söylediği türkünün klibini yayınlayacak kadar yürekli bir televizyon kanalı aradığından’’ dem vurmuş.”

O satırları daha ilk okuduğumda anlamıştım nasıl bir belaya bulaştığını, seni bekleyen kaçınılmaz yazgıyı…

Sağırlar ve dilsizler ülkesinde söyleyeceği Kürtçe türküye klip çekme özlemini dile getirmenin elbette idamdan beter cezası olacaktı.

Mezar kazıcılar/köşe yazıcılar toplanıp hükmünü vermiş, kalemi o gece kırmışlardı zaten, mahkemeye ne gerek vardı?

Paris’ e gitmekte buldun çareyi…

Daha önce Yılmaz Güney de mahpuslarda çürümektense gitmeyi seçmişti..

Tıpkı yıllar önce Nazım’ ın yaptığı gibi…

Alıp başını gittin de bitti mi çilen..

Bu toprakların hasretine bir yıl dayandı yüreğin…

Bir türlü soramadım sana, hangi insan öleceği günü bilebilir ki?

Doğaüstü güçlere sahip olmadığına göre, nasıl oldu gideceğini hissettin de, ölmeye yatmadan önceki son albümüne “hoşçakalın gözüm” adını verdin?

43 yıla sığdırdığın o fırtınalı hayatın…

1985’te “acılarla tutunmak” kasetine tutunarak, sarmaya çalışmıştım 12 Eylül yaralarımı…

Benden küçük olsan da sözünü dinledim, 2002’ de “Kalsın benim davam” albümünü ilaç niyetine içerek, son verdim hesap sorma kavgama…

Çekip gittiğin 1999’da senin arkandan yalan yanlış pek çok habere imza atıp, yokluğunda yıllarca yatsan tükenmeyecek hapis cezalarına malzeme üretenlerin yüzü kızardı mı diye merak ediyorsan eğer…

Hayır, tam aksine, 2008 yılında Batman’da senin adını taşıyan Halkevi’ nin açılışını “Hoş geldin Ahmet Kaya”  başlığıyla verecek kadar pişkindiler…

İster inan ister inanma “iki gözüm” .. O seni ölümlerden ölümlere götüren Kürtçe klip hayalin vardı ya…

Ölümünün 10. yılında gerçek oldu…

O aradığın “cesur televizyonu” merak ediyorsan bu anlatacaklarımla, sevinçten çıldıracaksın işte…

Devlet televizyonu TRT, bir kanalını Kürtçeye ayırdı, orada 24 saat hayalini kurduğun klipleri yayınlıyor bir süredir…

Tek eksiğiyle…

Keşke aralarında seninde bir Kürtçe klipin olsaydı da, durmadan dönseydi ekranlarda…

Oysa onu yapacak kadar yaşamana bile izin vermediler…

43 yaşında “hoşça kal gözüm” diye noktaladığın hayatın ardından ölüm nedenini kalp yetmezliği olarak duyurdular Paris’ in doktorları…

Yalan söylediler…

Anadolu topraklarındaki tüm insanları, tüm renkleriyle içine sığdıran büyüklükte bir yüreğin yetmezliği gerekçesiyle senin gibi birinin ölümüne kılıf hazırlamak…

Ne kadar acımasız bir gerekçe…

Fransa’nın doktorları; kalemleriyle ölümünü hazırlayan, köşelerinde mezarını kazanların keyif sürdüğü bu toprakları, onlara inat büyük tutkuyla seven senin gibi birinin yüreğinin yetip yetmeyeceğini nereden bileceklerdi ki? …

Acımasız yazıcılar, yargısız infazın gönüllü gardiyanları, utançlarıyla kavrulurken, sen Kastamonu yazması motiflerine eşlik eden İstanbul siluetli mezarında hepimize en mahzun gülümsemenle el sallamaya devam et…

İtiraf edeyim ki, en çok Mahur’ unu sevmiş, en ağır acılara senin “acılara tutunmak” ezgilerinle dayanmıştım.

Bugün, o ölümüne yol açan yargısız infaz sürecinin onuncu yılında, en iyisi seni Pir Sultan Abdal’ın dizeleriyle anmak…

Hani “Kalsın benim davam” diye sineye çekip, derviş edasıyla bestelemiştin ya, işte o dizelerle:

“Ben de şu dünyaya geldim sakinim

Kalsın benim davam divana kalsın

Muhammed ali'dir benim vekilim

Kalsın benim davam divana kalsın

 

Yorulan yorulsun ben yorulmazam

Derviş makamından ben ayrılmazam

Dünya kadısından ben sorulmazam

Kalsın benim davam divana kalsın”

 

Arıtma ihalesinde kaos

Arıtma ihalesinde kaos…

Aşağıdaki satırlar 2008 yılı Nisanında yayınlanan köşe yazımızın bir bölümünden alındı:

Hidayet Dinçer, o köşe yazılarının yer aldığı gazetenin yayınlandığı günlerde Mersin Valiliği kanalıyla Kamu İhale Kurumuna vatandaşlık duyarlılığıyla başvurdu.

Kamu İhale Kurumu (KİK) Arıtma ihalesinin soruşturulması istemiyle dosyanın İç İşleri Bakanlığına gönderilmesini kararlaştırdı.

KİK’ in 19.3.2007 tarih 988 sayılı kararında en dikkate değer husus, yerli istekliler lehine yapılabilecek düzenlemelere yer verilmemesi ve 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu kapsamında yapılması gereken ihalenin kanun kapsamı dışında kabul edilerek gerçekleştirilmesinin mevzuata aykırı bulunmasıydı..

Dinçer KİK kararının ardından Mersin İdare Mahkemesine başvurarak yürütmeyi durdurma kararı istedi.

Mersin 1. İdare Mahkemesi 18.2.2008 tarihinde 4734 sayılı kanun kapsamında yapılması gereken ihalenin bu kapsam dışına çıkılarak yapılmasını hukuka aykırı bularak yürütmeyi durdurma kararı verdi..

İşte Mersin gündemine bomba gibi düşen 100 milyon dolarlık Karaduvar arıtma ihalesi ile ilgili sürecin perde arkası…

Başlamış ve neredeyse 1/3 nün (30 milyon dolarlık kısmı) bitirildiği iddia edilen bir proje Mahkeme kararıyla durdurulursa ne olur?

Bu sorunun yanıtını verecek kurum ilk etapta Adana Bölge İdare Mahkemesi…

Kendi kontrolü dışında yapılan ihaleyi bilgilendiği andan itibaren mercek altına alan KİK’ in, Adana Bölge İdare Mahkemesi kararı nasıl çıkarsa çıksın son noktayı koyacak Danıştay’ın böylesine büyüklükte bir projeye yaklaşımlarıyla belirlenecek bir sürece tanıklık edeceğiz önümüzdeki günlerde…

MESKİ Genel Müdürlüğü ile Büyükşehir Belediyesini hayli zor ve ilginç bir hukuki sürecin beklediği kesin…

Dileriz yaşananlar herkesin kulağına küpe olur.

Dileriz “en iyinin en ucuza yapılmasını” hedefleyen Kamu ihale kanunu ilkelerine bağlı kalacak Mersin’ in tüm kurum ve kuruluşları söz konusu karardan dersler çıkarırlar..

Defalarca söyledik, tekrarlayalım: 21. yüzyıl şeffaflık çağı…

Hesap verme durumundaki kurumların bu ilkeyi unutmamaları hepimizin kazanımı olacaktır.

 

Sanki bugünleri görmüşüz gibi…

Gerçekten de konuyu enine boyuna inceleyen Mersin 1.İdare Mahkemesinin 28.11.2008 tarihli kararı var önümüzde…

Türk Milleti adına Arıtma İhalesi dosyasını inceledikten sonra gereğini görüşen Üç kişilik Mahkeme heyetinin 2008/1472 sayılı 4 sayfadan ibaret kararı ilginç bilgilerle dolu.

Örneğin projenin ihalesine yönelik sözleşmede, farklı ihale usul ve esaslarının uygulanacağı hususunda herhangi bir hükme yer verilmediğini görüyor Mahkeme…

Bunun üzerine 10 Ocak 2008 tarihli ara kararla MESKİ Genel Müdürlüğünden imzalanan sözleşme dışında ihale usul ver şartlarına dair bir anlaşmanın mevcut olup olmadığını var ise anlaşmanın ibrazını talep ediyor.

MESKİ 11 Şubat 2008 tarihli yanıtta mali sözleşme dışında ihale koşullarına dair başka bir anlaşma olmadığını bildiriyor…

Bunun üzerine Mahkeme davayı aşağıdaki ifadelerle karara bağlıyor:

“Davaya konu projenin uluslar arası anlaşmalar gereğince sağlanan dış finansman ile yaptırılacağı açık olmakla birlikte; farklı ihale usul ve esaslarının uygulanacağına yönelik finansman anlaşmasında bir hükme yer verilmemiştir.

Dolayısıyla işin 4734 sayılı kanun dışında yapılması için anılan kanunda öngörülen iki şartın birlikte gerçekleşmediği sonucuna ulaşıldığından 4734 sayılı kanun kapsamında yapılması gereken dava konusu ihalenin, yukarıda metni anılan kamu ihale kanunun 3.maddesi gerekçe gösterilerek bu kanun kapsamı dışında yapılmasında hukuka ve yukarıda anılan mevzuat hükümlerine uyarlık bulunmamaktadır.”

Mersin 1. İdare Mahkemesi özetin de özeti olarak nitelendirilecek son sözünü dört sayfalık kararın en sonunda dile getiriyor ve “açıklanan nedenlerle dava konusu işlemin İPTALİNE, yargı giderlerini MESKİ’ ye ödetmek koşuluyla” davacıyı haklı buluyor…

Tıpkı 19 Mart 2007’ de Kamu İhale Kurumunun 2007/UY.Z-988 sayılı kararında dile getirdiği gibi…

O ünlü kararda KİK, bu haliyle ihalenin 4734 sayılı Kanun kapsamında yapılması gerekirken, Kanun kapsamı dışında gerçekleştirilmiş olmasının mevzuata aykırı olduğunun altını çiziyor ve daha da önemlisi; “Mevzuata aykırı olduğu belirtilen ihale işlemlerinin değerlendirilmek ve bu aykırılıkların gerçekleşmesinde sorumluluğu olanlar hakkında gerekiyorsa inceleme ve/veya soruşturma başlatılmak üzere konunun İçişleri Bakanlığı´na bildirilmesini” kararlaştırıyordu…

Uzun ve yorucu sürecin altından Mersin arıtma ihalesi dosyası şimdi Danıştay’ ın son kararını bekliyor…

Kamu İhale Kurulunun, Türk Milleti adına hüküm veren Mahkemenin iptal kararları ortada iken arıtma işi tam gaz sona yaklaşıyor…

Danıştay Daireler Kurulunun iptal kararına rağmen 42 trilyon harcanan çöp rehabilitasyon projesi gibi…

Danıştay’ ın da Mersin İdare Mahkemesinin iptal kararını uygun bulması durumunda neler yaşanacağına gelince:

Bekleyip görecek, bir gün herkese lazım olacak hukukun son noktayı nasıl koyacağını hep birlikte göreceğiz…

İhale sürecine geçmişte en fazla muhalefet eden biri olmama rağmen, bu aşamadan sonra, hukuki anlamda yaşanmakta olanların pratikte bu kente neler getireceğini kestiremiyorum.

Umarım süreçten Mersin zarar görmez.

Umarım arıtma sağlıklı çalışır…

Umarım dünya gözüyle bir gün kent içindeki sahillerden denize girerim…

Nasır'dan Erdoğan'a (2)

Nasır’dan Erdoğan’ a… (2)

Tarihe 6 gün savaşı olarak geçen o 1967’nin sıcak haziranında Nasır’ın en büyük hayali dört yandan harekete geçecek Arapların küçücük İsrail’i tükürükleriyle boğacakları efsanesinin gerçek olmasıydı.

Hiç unutmuyorum o savaşın başladığı ilk anlardaki Kermo’ nun halini…

Kulağı sürekli hamasi marşlar radyoda, umudu “Telaviv’ de buluşalım” sloganıyla yola çıkan Arap ülkelerinin 24 saatte İsrail’i ele geçirmelerindeydi.

İsrail’in arkasındaki ABD, İngiltere ve diğer büyük ülkelerin desteğini görmezden gelmenin bedeli çok ağır oldu.

Birkaç milyonluk İsrail, yanına Suriye’ yi de alan 70 milyonluk Mısır’ ı akıllardan çıkmaz yenilgiye uğratmıştı…

O günlerde tüm dünya Sovyetler Birliğinin organize ettiği Mısır Hava Kuvvetlerinin efsanevi filosunu konuşuyordu.

İşte o filonun tek bir uçağı bile daha havalanamadan İsrail jetlerince ininde yok edilmesi moral yönünden Mısır’ı yıllar sürecek bir yıkıma –deyim yerindeyse toplumsal sendroma-sevk etti.

Teknolojik açıdan Sovyetler’ in ABD’ ye somut boyun eğiş tarihidir biraz da o 1967 Haziranındaki 6 gün savaşı…

Telaviv’ de buluşma hayali kuranların Şam ve Kahire’ yi zor kurtarması, Mısır uçak filosunun İsrail tarafından yok edilmesi Araplar açısından unutulması zor bir milat…

Öldürücü darbenin Mısır’ı vurduğu o geceki Kermo’ nun halini unutamam…

Omuzları yıkılmış, yaşama sebebini yitirmiş bir halde; beş gün önce Arapların asrın savaşı diye nitelendirdikleri o tarihi günlerin sonunda kaybetmenin dayanılmaz acısıyla fısıldar gibi özetlemişti sonucu:

“Kaybettik”

Kaybedilen her savaşın bir faturası vardır…

Doğal olarak 6 gün savaşının faturasını ödemesi gereken tek isim ülkesini o maceraya sürükleyen ve dayanılmaz ağırlıktaki yenilgiyle karşılaşan Nasır idi…

Oysa dünya için geçerli olan bu evrensel kuralın Ortadoğu’da hikmet-i harbiyesi yoktu.

Hiçbir Arap kaybedilen savaşa rağmen Nasır’ ın kaybettiğine inanmadı.

Emperyalistleri yanına alan İsrail suçluydu, ABD ve İngiltere suçluydu, Nasır’ ı satan tüm Arap ülkeleri suçluydu ama Nasır’ a tek kelime eden yoktu.

O bir idol, bir efsane kahramandı.

Kendisinden önce sürekli satılan, emperyalistlerin doymak bilmez oyunlarına alet edilen, hep kullanılan, yönetenlerce sömürülen halkların hamisi, kimsesizlerin kimsesi, yoksul milyonların sesiydi o…

Nasır’ ın asıl değeri 1970’ te ölümüyle ortaya çıktı.

Arap alemi kendisinden sonra Enver Sedat, Hafız Esad, Saddam ve Kaddafi gibi her biri başlı başına ülke tarihleri üzerinde iz bırakacak liderlerle tanıştı ama hiç biri Nasır’ ın yerini tutmadı.

Hiçbir lider Nasır’ın ölümünün yarattığı boşluğu doldurmadı, dolduramadı.

Ta ki Araplarla hiçbir anlamda ortak yanı, kan bağı olmayan Recep Tayyip Erdoğan’ ın Davos’ a damgasını vuran çıkışına kadar..

Aslında Davos’ ta zirve yapan o sahip çıkma, sahiplenme, aynı potada erime duygusundan çok önce, yaklaşık 2 yıl önce Halep Stadyumunun açılışı sırasında halkın kendisine bakışlarına, dokunma arzusuna bakarak acaba demiştim kendi kendime?

Acaba, Nasır’ la kaybettiklerini Erdoğan’ da bulmayı mı umut ediyorlar?

Bu Kermo’ nun taptığı Nasır’a dokunma yangınına ne kadar da benzeyen bir duyguydu..

Ama Davos’ ta gördüğüm manzaradan sonra artık daha eminim…

Hamas, Mamas hepsi hikaye…

İsviçre’nin barışçı ruhuyla ünlü o kentinde, Musavilerin en şımarık Peres’ ine verdiği dersin ardından Araplar çoktandır yüreklerine gömdükleri kahramanlarının yerini alan yeni bir isimle tanıştılar…

Kendisi Davos’ ta o çıkışı yaparken ne düşündü bilemem ama artık yaralı Filistin başta olmak üzere sessiz milyonların yeni efsanesinin adı Erdoğan’ dır…

Mısır, Ürdün hatta diktatörlükten beter Suudi Arabistan iktidarlarını sarsacak bir portrenin doğum işaretleri...

Ezilmişliğin beslediği kurtarıcılardan medet uman kültüre sahip Arapların umutlarını besleyen, hayallerini süsleyen bir kahramanları var artık.

Elbette dünya Nasır’ ın yaşadığı dünya değil..

Dönem de Sovyetlerle ABD’ nin arasında gidip gelen ve ezildikçe ezilen Arapların o 60’ lı yıllarına benzemiyor…

Her şeye rağmen bugün Mısır’ da Hüsnü Mübarek, Suriye’de Esad ve Ürdün’de kral Abdullah kadar sevilen biridir Erdoğan….

Ve anlaşıldığı kadarıyla epeyi uzun sürecek bu sevgi…

Nasır’dan Erdoğan’ a…(1)

Nasır’dan Erdoğan’ a…(1)

Halamın öksüz oğluydu Kermo…
Gerçek adı Abdülkerim’ di ama kısaltmalar sonunda Kerim ardından Kermo’ ya kadar değişime uğratmıştık günlük dilimizde.
Halam kendisini emzirmeden genç yaşta hayata gözlerini kapamış, yetim bırakmıştı Kerimi…
Kaderin sillesi bununla da kalmamıştı.
Bir süre sonra baba da trafik kazasına kurban gidince, garibim yaşamın ortasında yalnız başına bulmuştu kendini.
Babam sahiplenmişti bacısının oğlunu ama iki travmanın ardından bir çivisi eksilen Kermo’ yu idare etmek, dizginlemek öyle kolay değildi.
Okumadı Kermo ama rakamlara, hesaba falan aklı ererdi…
Ama kendisiyle ilgili en büyük şaşkınlığım siyasete ve bu alandaki aktüaliteye olan yakınlığıydı.
-Alabildiğine cahil hatta deyim yerindeyse kafadan sakat birinin siyaseti okuma yeteneğine hep şaşırmışımdır-
Okuma yazma bilmez biri, nasıl oluyordu da, bizim gibi kitaplar yutan okumuşlardan daha hızlı biçimde ülke ve Ortadoğu’daki gelişmelerden haberdar olabiliyordu?
Çok merak ettiğim sorunun yanıtı o kadar basitti ki aslında.
Cahil Kermo’ nun en büyük ilgi alanı o günlerde ucuzlayarak gittikçe daha fazla hayatımızı doldurmaya başlayan portatif radyolardı.
Ve o radyolardan dinlediği Arap istasyonları, Kermo’ yu kendi politikaları çerçevesinde eğitmekle kalmadı.
Sonunda, Cemal Abdulnasır’ a hayran –hayranlık ta ne kelime, Nasır’ın aleyhine söz söyleyecek birini boğacak kadar fanatik- türünden radikal bir tip doğdu…
Hiçbir baltaya sap olmayan Kermo’ nun tek işi o günlerde bölgemizde güçlü biçimde dinlenebilen tek yayın istasyonlarına sahip Arap radyolarını dinlemekti.
Aldığı tüm haberleri eşsiz yorumlarını ajans titizliğiyle bize anlatırdı ama kendince oluşturduğu ayıklama süzgecinden geriye nedense yalnızca Nasır’ a ait hamasi haberler kalırdı.
Kermo’ nun taptığı idolünün, tüm Araplar üzerinde yarattığı inanılmaz etkisine çok sonraları tanık oldum.
Bugün Arapların gösterilerinde sıkça dile getirdikleri “kanımız, canımız, her şeyimiz sana feda” sloganıyla kendilerini adadıkları, yeri doldurulmaz kahramandı Nasır…
Mısır ile Suriye’ yi birleştirmiş, dağınıklıktan şikâyet eden Arapları son yüzyılda aynı bayrak altında toplama başarısını göstermişti.
Osmanlı İmparatorluğundan koptuktan sonra amipler gibi bölünen Araplar ilk kez onun döneminde ilk kez birleşmeye, ezilmişliklerine karşı bir araya gelerek emperyalistlere kafa tutmanın hazzını yaşamaya başlamışlardı.
Suriye ile Mısır’ ın Birleşik Arap Cumhuriyeti adı altında birleşmesini unutmam mümkün değil. (Çocuk hafızası hiçbir şey unutmaz tezini destekleyen muhteşem örnektir bu İlk okul çocuğuyken tanık olduğum tarihi olay)
Çünkü Kermo o günü bayram ilan etmiş, hayatı boyunca ilk kez bayramlıklarını giyerek ve yüzünde bir daha hiçbir zaman rastlayamayacağım gülümsemeyle hepimize sımsıkı sarılmıştı.
Paramparça Arapları bir araya getirme mucizesi nedeniyle haksız da sayılmazdı, aslında…
Heyecan uyandıran o birleşmenin ömrü uzun sürmedi…
Kısa zaman sonra Suriye Nasır’ ı yalnız bırakarak çekildi birlikten.
Ama Suriye’ li Araplar bile birlikten ayrılan yöneticilerinden çok o karizmatik lidere deyim yerindeyse tapmaya devam ettiler uzun süre…
Nasır 1950 ‘lerde Süveyş kanalını millileştiren ve İngilizlere kafa tutan adamdı.
1960’larda ise Yemen iç savaşında bağımsızlık yanlısı Cumhuriyetçileri desteklediği için ABD’ nin boy hedefi haline geldi.
Asıl ölümcül darbeyi ise Arap-İsrail savaşı sırasında alacaktı Nasır…
Çok arzuladığı Arap birliğini sağlayacak en önemli kavga olarak gördüğü savaşa büyük umutlarla girdi.
Topu topu 6 gün süren o ünlü savaşın sonunda ortaya çıkan tabloyu ve Araplarla özdeşleşen, Mısır’ın da üstünde Ortadoğu’ nun tüm ülkelerinin şemsiye lideri Nasır’ ı ve Davos’ ta İsrail’ e karşı gösterdiği tepkiyle Nasır’ın yerini almaya aday Erdoğan’ la sürecek yazımız…

Bu oyunu bozacağız yazısı; Gündoğdu' nun açıklaması, cevabım..

Bu oyunu elbirliğiyle bozacağız yazısının ardından, çoğu olumlu epeyi tepki aldım..

Bunların içinde mutlaka yayınlanması gereken biri var ki diğerlerinden farklı ve hayli önemli..

Yazımda Kürtlerin Toroslar Belediyesine giremediği iddiasını öne süren CHP Toroslar İlçe Başkanı Adnan Gündoğdu dostumuzu eleştirmiştim.

Gündoğdu yazıya bir açıklama ile yanıt verdi.

Önce noktası virgülüne kadar o açıklama:

“Sayın Ayan, yazınızı okudum.
Bir bilgi eksikliğine dayalı olduğu için sizi aydınlatmak istedim.
Haklısınız, şayet ben durup, dururken doğu ve güney doğulu yurttaşlarımızın çoğunlukta bulunduğu bir toplantıda durup, dururken o sözleri söylemiş olsa idim tam da sizin söylediğiniz gibi "gerginlik politikalarından medet umar" duruma düşerdim.
Ancak size olayı aktaran eksik aktarmış. Olay şöyledir :
Biz Belediye Başkan adayımızla birlikte o toplantıya gittiğimizde konuşmalar başlamadan önce bazı kürt yurttaşlarımız "Toroslar Belediye binasına kürt olduğumuz için girmeye korkuyoruz. MHP'liler biz kürtlere öcü gibi davranıyor" deyip, arkasından da toplantı sırasında bir yurttaşımızın "Siz belediyeyi alırsanız, bu devam mı edecek, yoksa değişecek mi?" diye sorunca ben ilçe başkanı olarak bu sorunun yanıtını kendim vermek istedim ve yurttaşların söylediklerine dayanarak, yazınızda bahsettiğiniz şeyleri yanıt olarak söyledim. kaldı ki bana düşen parti genel merkezimizin politikaları çerçevesinde ve elbette kişisel sosyal demokrat kimliğim içinde etnik siyasete karşı durmak ve etnik duyarlılıklara demokratik çözüm anlayışı içinde hareket etmektir. Elbette etnik kimlik insanların şerefidir, elbette etnik kimliğe dayanılarak siyaset yapılmamalıdır ve elbette etnik kimlik, insanların farklı işlemlere tabi tutulmasının bir gerekçesi olmamalıdır. Hele hele etnik kimlik gerginliğin nedeni asla ve asla olmamalıdır. Ben yaşamım boyunca MHP'nin Türkçülüğüne ve DTP'nin Kürtçülüğüne, muhafazakar partilerin İslamcılığına karşı durmuş ve yanlışlığını anlatmaya çalışmış bir siyasetçiyim ve asla bu argümanları kullanmayacağımı bilmelisiniz.

Benim yazınızda belirtilen sözlerim bir şikâyete karşı yanıt olarak söylenmiş sözlerdir ve esasen muhatabı da Toroslar Belediyesidir. İnsanı, yalnız ve yalnız insan olarak gören ve hümanist bir çerçevede yaşamı ele almaya çalışan bir siyasetçi olarak hiç bir zaman etnik kimliklerden gerginlik yaratmaya kalkışmadım, böyle yapanın da hep karşısında durdum. Duyarlılığınıza teşekkür eder, öncesini bilmeden yalnızca şikayetlere verdiğim cevabı içeren yazınız nedeniyle de sizi kutlarım. Çünkü ben de olsam etnik siyaset yapan ve bunu bir gerginlik politikası olarak kullanan birine karşı böyle yazardım. Ancak anlatmaya çalıştığım gibi siz olsaydınız, aynen siz de, "Toroslar Belediye Başkanlığı ve Yönetim anlayışına dönük olarak" doğu ve güney doğulu yurttaşlarımızın bize ilettikleri "Toroslar Belediye binasına girmekten korkuyoruz. Kürt kimliğimizden ötürü bize öcü gibi bakıyorlar" şeklindeki şikayetleri aynen benim gibi yanıtlardınız. Öyle değil mi? Sevgi ve saygılarımla iyi çalışmalar diliyorum.
Av.Adnan GÜNDOĞDU”

Açıklama aynen bu..
Aslında bazı yazılarımın ardından konuya muhatap insanların -özellikle internet ortamında yayınlananların ardından- açıklamalar yorumlar yapmasına alışkınım.
Eğer açıklama/yorum yapanlar takma isimler kullanmıyor daha açık ifadeyle maske kullanmıyorlarsa tüm yazdıklarını noktasına dokunmadan köşemde yayınlamaya gayret ediyorum.. Hele söz konusu Adnan Gündoğdu ise çoktandır görüşmemenin sitemlerini kendime saklar, eski günler hatırına açıklamalarına namus borcu kutsallığında yer veririm..

Ama tek bir koşulla.
Açıklama/yorum adı ne olursa olsun yazdıklarıma karşı söylenecekler gerçekleri içermeli, tutarlı olmalı, en önemlisi okuyanın kafasını karıştırmamalı.
Hele konuyu ana ekseninden koparıp farklı kulvarlara çekmeye kalkışanlara karşı bugüne kadar suskun kalmadım bu yaştan sonra da kalmam, kalamam...
Girizgahın aydınlattığı pencereden baktığımda Gündoğdu' nun yazdıklarına karşı söylenecek o kadar şey var ki, neresinden tutsam, başlasam tedirginliğini yaşadığımı itiraf etmeliyim.
Yine de bir yerlerinden başlamalı…
Hele, Gündoğdu' nun açıklamaları yüzünden bazı insanların yargısız infazdan beter haksızlıklara uğraması söz konusuysa.
Örneğin Hamit Tuna gibi bu tek kale oynanan maçta yer almamış, topa ayağı değmemiş biri gadre uğramışsa.
Onun adına haksızlıklara karşı çıkmak ve gerçekleri ortaya koymak daha önemli hale geliyor.
Ne diyor açıklamasının başında Gündoğdu:
Bu oyunu bozalım başlıklı yazıda yer alan görüşlerimde haklı olduğumu ancak eleştirilerimin bilgi eksikliğinden kaynaklandığını söylüyor..
Hangi bilgi eksikliği sevgili Adnan?...
Yazımın temeli, dayanağı, virgülüne dokunmadan alıntıladığım cümlelerin tümü senin ve CHP Toroslar Belediye Başkan adayınız Hasan Kılıç' ın medya mensuplarına yayınlansın diye gönderdiğiniz metnin ta kendisi...
Ne zamandan beri insanların kaleme aldıkları kendi açıklamaları üstelik kendileri tarafından "bilgi eksikliği" iddiasıyla yanıtlanır oldu?
bilgi eksikliği duyumlara dayalı haberlerden, dedikodulardan kaynaklanır.
Burada böyle bir şey söz konusu değil ki...
Bültene göre siz bir toplantıda söz almış ve Kürtler Toroslar Belediyesine alınmıyor, bizim dönemimizde alınacaklar türünden ifadeler kullanmışsınız..
Biz de çıkıp, öne sürdüğünüz bu iddia doğru değil, hiç kimse bugüne kadar etnik kimliği nedeniyle Toroslar Belediyesinde söylediğiniz muameleyle karşılaşmadı demişiz.
Sorun bundan ibaret te değil.
Kaşınması en kötü komplikasyonlara gebe sorunlardan, etnik kimliklere dayalı belden aşağı diye tanımlanabilecek siyasi mizansenlerden hiç kimseye, özellikle de sosyal demokrat iddiasındaki evrensel değerlere inanması gereken siyasi parti temsilcilerine hayır gelmez demişiz..
Dün buna inanıyorduk, açıklamalarınızdan sonra inancımız azalmadı, pekişti...
Sevgili Gündoğdu,
Bilgi eksikliği diyorsunuz ya...
Gördüğüm kadarıyla eğer gerçekten bilgi eksikliği söz konusuysa o söylediğiniz sorun bizde değil asıl sizin cephenizde mevcut...
Çünkü her kim “Kürtler Toroslar Belediyesine giremiyor” diye kulağınıza fısıldamışsa korkarım ki sizi fena halde aldatmış...
Mersin'de her vatandaş gibi Kürtler dün de Toroslar belediyesine ellerini kollarını sallayarak giriyorlardı bugün de giriyorlar, yarın da girecekler, üstelik avukatlara ihtiyaç duymadan.
Aslında lafı fazla dolaştırmadan sadeye gelelim isterseniz...
Eğer hedef Toroslar ilçesinde sahipsiz kaldığı sanılan yüzer gezer Kürt oylarını bu türden sahiplenme söylemleriyle toparlama hesabıysa, peşinen söyleyelim ki, o hesap tutmaz, hatta geri teper..
Aslında bunu en iyi CHP' li dostlarımızın deneyimlileri -örneğin Genel Başkan Baykal' ı Kürtlerle ilgili yanlış politikalar nedeniyle bazı toplantılarda eleştiren Macit Özcan ve Kenan Yücesoy gibi ağır toplar- bilir de, biz yine de bir kez daha anımsatalım...
Kürtler bu haliyle ulusal sol söylemin içine hapsolmuş Baykal ve çevresindeki dar kadronun kendilerine yönelik söylemleri nedeniyle bu CHP' ye oy vermez...
Siz Mersin'de ağzınızla kuş tutsanız da bu gerçek değişmez...
22 Temmuzda Kürtler hangi nedenlerle CHP’ ye sırt çevirdilerse bugün de aynı gerekçelerle dönmezler...
Diyarbakır'da dün neden CHP oylarını %2 lere düşürerek hangi anlamlı mesajı vermeyi amaçladılarsa, Mersin'de de aynı nedenle 22 Temmuz’da oy vermediler bugün de vermeyecekler.
Başta Diyarbakır olmak üzere Güney doğunun pek çok ilinde CHP' nin halen aday gösterememesi bile sizlere bir şeyler anlatmıyor mu?
Sosyal demokrasinin evrensel ilkelerinden gittikçe uzaklaşan Baykal tarzı bir garip ulusal sol anlayışa, Kürtler ne dayatmalarla, ne kandırmalarla, ne de milleti sersem sananların sahneye koyduğu trajikomik denemelerle oy vermeyecek kadar akıllıdırlar…
Hele, bazı senaryolara karşı şerbetlendikleri için kendi adaylarını göstermeye hazırlandıkları bugünlerde…

Üzgünüz sevgili Gündoğdu…

Ama üzülmek gerçekleri örtmeye yetmiyor ne yazık ki…

Bu tehlikeli oyunu el birliğiyle bozalım…

Bu tehlikeli oyunu el birliğiyle bozalım…


Türkiye’ nin başka yerlerini bilmem ama Mersin 29 Marta çok sakin hazırlanıyor.
Yerel seçimler yaklaşıyor ama; halkı heyecanlandıracak, dalgalandıracak, alıp başka yerlere taşıyacak bir hava sezilmiyor.
Fırtına öncesi sessizlik desem değil, çok daha farklı bir ortam bu…
Adaylar açısından umduğunu bulamayan sessiz çoğunluğun tepkisi de değil…
Bu durgunluğun aslında tam olarak koyulmayan ama hissedilen bir adı var. Tanımlamak gerekirse gittikçe ağırlaşan küresel ekonomik krizin Türkiye’ ye ve oradan hareketle Mersin’ e yansıması böyle bir şey olmalı diye düşünüyorum..
Başka kentlerde bu türden seçim dönemlerine alışkın, yılların deneyimine sahip dostlarla konuşuyoruz da, hiçbir ilin diğerinden farkı olmadığı anlaşılıyor rahatlıkla…
Yine de Mersin farklı…
Mersin’in özellikle Akdeniz ve Toroslar gibi çok renkli, çok karmaşık mozaikine sahip iki ilçesinin inanılmaz bir seçime tanık olacağını görüyorum şimdiden.
Özellikle Akdeniz’ de 5 partili bir seçim yarışı yaşanacağı anlaşılıyor. Beşinin de ipi göğüsleme ihtimali olan ve Türkiye’ nin başka hiçbir bölgesinde görülmeyecek tablo…
37 üyeden oluşacak Akdeniz Belediye Meclisinin içinden Büyükşehir’e 5 siyasi partinin temsilci gönderecek olma olasılığının yüksekliği bile söylediklerimizin önemini ortaya koyacak cinsten.
MHP ile DTP’ nin, AK Parti ile CHP’ nin aradan da Kenan Yıldırım sayesinde DSP’ nin yarışı kazanmaya çalıştığı bir yarış bu…
Şimdilik hava sakin ama bulanık sularda avlanmaktan hoşlanan –belki de varlıklarını kaoslara borçlu oldukları için kargaşalardan medet umuyorlardır- birileri Mersin’in huzurunu bozacak oyunlar peşindeler…
Ama sorumluluk duygusuyla hareket eden herkese, özellikle de kamuoyu üzerinde ağırlığı, etkisi olan duyarlı insanlara düşen çok önemli bir görev var.
Bu türden bel altı vuruşları, faul kokan hareketleri sergilemek, afişe etmek…
Örnek mi?
Bir değil iki çarpıcı senaryo var önümüzde…
Birinin senaristi, yazarı belli değil. Ama hizmet etmeye çalıştığı insanlara bile inanılmaz zararlar verecek, daha da önemlisi çok önemsediğimiz toplumsal barışı yaralayacak cinsten.
İmzasız bir bildiriden söz ediyoruz.
Kaleme alanlar Mersin açısından öylesine tehlikeli sulara açılmaya çalışıyorlar ki, kanı çekiliyor insanın…
Mersin’de Macit Özcan ve Kenan Yücesoy’ un desteklenmesi gerektiğini savunan bu insanlar konuyu Hazreti Ali’ ye getiriyor, tüm Müslümanların o saygın ve ortak değeri üzerinden bal gibi dini siyasete alet etmenin en yanlış en yaralayıcı çizgisinden medet umuyorlar…
Şu satırlar dağıtılan bildiriden alınma:
“Biz Araplar, yıllarca Mersin’de çoğunluk olmamıza rağmen, bir türlü yönetimlerde temsil edilemedik. Şimdi hem Macit Özcan hem de Kenan Yücesoy’la temsil ediliyoruz..Halkımızı bölenleri bilelim. Oyları bölmeyelim. Oyları bölen hem dinen hem de milliyet olarak yanlış yapar. Bu yanlışa gelmeyelim ve Macit Özcan ile Kenan Yücesoy’u destekleyelim.. “
Bunlar aklı başında insanların söyleyeceği sözler mi?
Allah Yücesoy ve Özcan’ ı böylesine saçma, çağdışı ve toplumun büyük kısmını yaralayıcı sözlerle savunanlardan korusun.
Tabii burada Yücesoy ve Özcan’ a düşen ciddi görevler, sorumluluklar da var.
Derhal yetkili mercilere başvurup, bu bildiriyi kaleme alan, basan, dağıtan insanlar hakkında suç duyurusunda bulunmak.
Bu türden bildirilerin en çok iki Başkana zarar verdiğini/vereceğini en başta kendileri ve yakın çevreleri bilmek zorunda…
Tehlikeli bulduğumuz diğer tavır daha doğrusu açıklama yukarıdaki gibi isimsiz değil.
Aksine bugüne kadar sağduyusuna saygı gösterdiğimiz birine CHP Toroslar İlçe Başkanı Avukat dostumuz Adnan Gündoğdu’ ya ait…
Yine medyadan tanık olduğumuz kadarıyla Toroslar Belediye Başkanı adayı Hasan Kılıç ile Güneydoğulu vatandaşların ağırlıkta olduğu bir toplantıda söz alan Gündoğdu aynen şunları söylüyor:
“Toroslar Belediyesi’ne Kürt kimliği taşıyanlar giremiyor. Kürt oldukları için belediyeye gidenler dayak mı yiyecek? Kürt kimliği insanın şerefidir. Saygı duymalıyız. Herkes kendi değerleriyle mutlu yaşasın. Şunu unutmayalım hepimiz insanız. Toroslar Belediyesi’ne Kürt kimliği taşıdığı için gizlice içeri girmeye çalışanları o korkudan kurtarmak istiyoruz. Bu nedenle oylarınızı önce insan diyerek Hipokrat yemini etmiş Doktor Hasan Kılıç’a verin”
Hipokrat yemini etmiş Hasan Kılıç bu sözleri dinlerken ne düşündü bilemem ama ben inanılmaz rahatsızlık duydum.
Hele bunları ifade edenler sosyal demokrat olduklarını iddia ediyorlarsa durum daha da vahim..
Toroslar bölgesinde yaşayan ve binlerle ifade edeceğim dostum, arkadaşım var. Üstelik bunlar Türk, Kürt, Alevi, Sünni kendisini farklı biçimde tanımlayan insanlar.
Ne dün Mustafa Demirci döneminde ne de bugün Hamit Tuna’ nın başkanlık yaptığı Toroslar Belediyesinde hiçbir Mersin’ linin etnik kimliğine bakarak hareket edildiğine ne ben ne başka hiç kimse tanık olmadı.
Bu bana göre acımasız bir suçlama, gereksiz bir yakıştırmadır…
CHP bu tür çıkışlarla 22 Temmuz seçimlerinde Baykal ve ekibinin dışlamacı politikaları gereği kaybettiği Kürt oylarını alacağını sanıyorsa yanılıyor…
Üstelik bu öylesine tehlikeli bir hesap ki, dokunanı yakma olasılığı bile var…
Mersin gerginliklerden çok çekti.
Sade vatandaşın derdi iş ve aş…
Onu sağlayacak olan ise daha önce denenen gerginliklere dayalı politikalar değil, barış ve huzur içinde bir Mersin…
Filistin görüntülerinin televizyon ekranlarına yansıdığı bir kente dışarıdan yatırımcı gelmez.
Yatırımın yapılmadığı/yapılamadığı bir Mersin ise dünya kenti olmakla değil, varoşların çocuklarıyla anılır…
Yapma sevgili Kenan Gündoğdu…
Bu söylemlerle seçimi Toroslar’ da almanız çok zor…
Kaldı ki, gerginliklerle kazanılacak bir seçim olmaz olsun…

 
There are no photo albums.

abdullah ayan

Occupation